5 Eylül 2020 Cumartesi

EVİN DERİNLİKLERİNDE – 3


Çok uzaklaştık değil mi? Haydi merdiven altından mutfağa geçelim.

Sobalı odadan uzak ve kışın daima buz gibi soğuk mutfağımız. Daracık, iki – üç metrekare kadar bir dikdörtgen. Geniş kenarı pencereli. Lavaboda bulaşık yıkarken suyun yakması ya da dondurmasından gelen rahatsızlığı, kafanı kaldırıp pencereden bahçeyi seyrederek unutabilirsin. Ben çok küçükken bahçenin bu kısmında kümesimiz vardı. Tavuk altından yumurta toplayıp anneanneme koşarmışım. Pişir de yiyeyim kabilinden. Sonra kümesi dağıttılar. Bostan inşaat sahasına dönmeden çok önceydi bu. Yerine odunluk yapıldı.

Mutfağın kapı tarafındaki duvarı raf. Tabaklar buraya, yüzleri sana bakacak şekilde dizilir. Rafın en üstünde reçel tenceresi ve kahve değirmeni bulunur. Çiğ kahve çekirdeklerini tavada kavurur anneannem sonra bana verir. Değirmende çekmeye elvermez romatizmalı bilekleri. Dar kenarda ocak. Setin üstünde. Mutfak tezgâhı beyaz 15’e 15 fayans kaplı. Araları kararmamalı, beyaz bir kuma benzeyen Vim ile sıkı sıkı silinmeli. Annem kızar yoksa. 

Lavabo ve tezgâhın altında gizli tencere raflarının önü perde. Alaca çiçekli ve lastiğe asılı. Makarna mı haşlayacaksın? Çömel, perdeyi arala, alt rafın en dibinde, sahanların altında tencere. Yok emaye olan değil. Onun dibi tutar. Alüminyum olan, hani dibi bombeli ve ezik. Kapağı yok onun. Bir tane uyduruver işte ötekilerden. Biz hep öyle yapıyoruz.

Mutfaktan çıkıp koridorda sağa dönersen buzdolabını göreceksin. Tek kapılı ve beyazdır. Her hafta sonu buzu çözülsün diye fişini çeker, başına üşüşürüz. Her geçen bir göz atar, olmuş mu? Suyu zamanında almazsan buzluğun altından, yere sızar. Aman dikkat etmek lazım. Annem buna da kızar. Babam söylene söylene buzları kazır ve tepsi tepsi su çıkarır. Pazar akşamı, olağan soğutuculuğuna döner dolabımız.

Buzdolabını geçince sağda, mutfağa bitişik duvarıyla müştemilat bulunur. Gümüşçü sokağın bütün evlerinde böyle bir oda vardır. Yazın sobalar, soba boruları buraya konur mesela, bazı kullanılmayan eşyanın yanına. Yedek döşekler, binilmeyen bisikletler, bozuk çamaşır makinaları ve sair edevat, müştemilattadır. Bizimki bir oda bir mutfak, pencereleri olan minik bir evcik. Ama içi o kadar dolu ki ıvır zıvırla, şöyle temiz pak, açılmış halini ömrümce göremedim.

Müştemilatın daima kilitli kapısının önünde çamaşır makinası durur. Ama ne makina! Bembeyaz, yusyuvarlak, boyumdan yüksek kazanı ve üzerinde merdanesi. Hemen dibindeki banyoda termosifon yakılır, kaynar su çamaşır makinasının kazanına doldurulur. İçine çamaşır sodası, biraz da deterjan. Kirliler, bu eşsiz kokular yayan kazana atılır. Önce beyazlar. Kapağı kapatılır ve en az bir saat vırt vırt sesleriyle dönen pervanenin nazik şamarlarına terk edilir. Yıkanmış, köpük köpük olmuş beyazlar tek tek ve birkaç sefer merdaneden geçirilip sıkılır. Ayrı bir leğende biriktirilir çünkü mevcut suya biraz daha deterjan ilave edilecek ve bu defa renkliler aynı maceraya terk edilecektir. Elini çabuk tutmalısın bunları yaparken. Su soğumadan iki posta çamaşır yıkanmalı. Durulama soğuk suyla zaten, onda telaşa mahal yok.

Termosifon dedim, değil mi? Anlatayım. Silindir şeklinde, metal gövdesi soluk pembe boyalı büyük bir kazan düşün. Dikine duran dev bir boru gibi. Altında ocak kısmı. Odun atılır, yakılır. Aynı soba gibi. Bir kazan dolusu sıcak su elde ettin mi, bil ki zamana karşı yarış başlamıştır. Bir yandan çamaşırlar yıkanırken bir yandan aile efradı sırayla ve telaşla banyoya girer. Mermer kurnaya akan ateş gibi termosifon suyu, kovadaki soğuk su ile ılıştırılır. Tasla dökünüp, tahta hamam tokmağında oturarak yıkanırsın. Çabuk olmalısın çünkü ateş geçebilir ve senden sonrakine sıcak su kalmayabilir.


Bazı aileler bu odun kazanından illallah edip, gazlıya geçti. Fuel oil diyorlar, bildiğin mazot. Fakat odun gibi ısıtıyor mu? Nerde! Üstelik de pahalı. Biz hep odun kazanında kaldık. Orta okulu bitirene kadar ben, haftada bir, pazardan pazara işte böyle organize yıkama – yıkanma operasyonu yaşadık. Şimdi her gün yıkanmasam hasta olurum gibi geliyor. Haftada bir banyo yapıp kokmamayı nasıl başardık, bilmiyorum.

Banyoda kurna ve hamam tokmağı dışında elbette klozet ve tepesinde, tavana yakın asılmış rezervuar ve kapının tam karşısında lavabo var. Rezervuarı, zincirini koparmadan çekmen, su akışını durduran o görünmez valfin yerine oturduğu anı bilip zinciri tam o zaman bırakman lazım. Kolay değil öyle sifon çekmek. Yoksa su boşa akar. Lavabo da ayrı hikâye. İçinde dört yetişkin kediyi rahatça yıkayabilirsin, öyle geniş. Ağır seramik gövdesini duvara saplanmış kalın iki boru taşıyor. Bu yüzden asla lavaboya dirseğinle yaslanmamalısın. Düşer maazallah. Musluk tek ve gemi dümeni gibi, topuzlu. Üstüpü sarılarak monte edildiğinden ara ara su kaçırır. Babam yine oflaya puflaya, elinde incecik sicim gibi üstüpü ile tamirata… İşte bütün bunlar, İngiliz anahtarıydı, üstüpüydü, gres yağıydı, hepsi müştemilatta.

Annemle babamın yatak odasını, bizim yatak odamız olmayı beceren marifetli oturma odasını ve hafızamda en büyük yeri tutan koridoru, gelecek bölümde anlatacağım.

Arkada balkon, eternetli kısım ve onun ardında müştemilat - 1972/73 olmalı



EVİN DERİNLİKLERİNDE – 2


Antrede işimiz bittiyse salona geçebiliriz. Burası kutsal bir mekân gibidir. Sadece yılbaşlarında ve önemli misafirler geldiğinde girilebilen, sobası her kış kurulup her yaz kaldırıldığında ancak iki, en fazla üç kere yanmış olan, salon – salamanje bir tapınak. Annemin başarı tapınağı.

Özellikle uzak akrabalar geldiğinde salonumuz gerçek bir saraya dönüşür. Bütün avizeler yakılır, ki her birinde en az onar ampul vardır. Halılar birer şaheser. Açılınca oval olan yuvarlak ve cevizden yemek masasının altındaki halı kırmızılı. Dediklerine göre makine halısı ama iyi kalite. Oturma kısmındaki lacivert üzerine çiçek desenli ikiz halılar ise el dokumasıymış. Anneanneme kayınvalidesinden hediye. Balkanları, Trakya’yı dolaşmış da bize kadar gelmiş bu halılar. Renklerini pek severdim. Muhtemelen laciverte tutkun olmam bu iki süslü halının marifeti.

Halıları bunca sevmeme rağmen onları katletmekten de geri durmamışım, öyle anlattılar. Dedemle çalı çırpı kestiğimiz ufacık baltamı alıp bu nadide parçaları delik deşik etmişim. Neden böyle yaptığımı sorduklarında “ormandan kışlık odun kesiyorum” demişim ama bence gerçek sebep bu değil. Asıl mesele başka. Annem halıları benden çok seviyor, her gün gidip saçaklarını tırnaklarıyla tarıyor, onlara sabunlu ılık sularla banyo yaptırıyor diyeydi bence. Halıları aradan çıkarırsam, saçaklı saçlarıma biraz daha anne ilgisi alabileceğimi düşünmüş olmalıyım. Her neyse. Üzülmesin diye hiçbir zaman söylemedim bunu. Artık nasılsa haberi olmaz.

Salonumuzun oturma kısmı balkona açılır. Aynen bizim odadaki gibi iki kanatlı yere kadar uzanan kocaman kapılar. Bunlar, bizim odadakilerden farklı olarak yaz – kış kapalıdır. Annem kirletiyoruz diye salonda oturmamıza ya da yemek yememize izin vermediği gibi balkondan salona onun deyimiyle “fırt zırt” girip çıkmamızı da istemez. Hatta kapıların önünde kocaman üçlü kanepe durur. Sırtını bahçeye dönerek oturmak için belki.

Salon daima soğuk olduğundan genellikle koşar adım geçip, yine buzlu camla kaplı kanatlı kocaman kapıdan koridora ulaştığım bir mekândan ibarettir benim için. Evin hafızamda en az yer tutan bölümüdür.

O yıllar, yani yurdum dediğim o zamanlar, temiz ve düzenli bir evin “hanımı” olmak, her evli kadın için bir tür mareşallik rütbesiydi. Salonun yasak bölge ilan edilmesi boşa değil. Benimki çalışan anne olduğu için marifet skalasının mutfak kısmından muaftı ama kadınların iyi birer aşçı olmaları da övünme kapısını açan meziyetlerdendi. Dolma, börek, aşure yapamasa da en azından bir kek pişirmesi şarttı. Kakaolu, içi iki renkli ve helezonlu olanlar en makbulü.

Bitti mi? Bitmez. Bakımlı olmayan, saç boyası ve oje dünyasına dalmayan kadın, itibar makamına oturamazdı. Ailenin maddi durumuna bakılmaksızın her anne saçını boyar, oje sürer, maskevari kalın bir makyaj yapardı. Annemin çalıştığı devlet kurumuna gittiğimde gördüğüm dokuz kadından sekizinin sarışın olmasını başka türlü açıklayamamıştım. Koyu renk saçlı teyzeler de zaten saçlarını ya kızıla ya da kendi rengine boyayanlardı. Hepsi de gözlerinin etrafını kalemle kapkara boyar, gözkapaklarının üzerine simli, parıltılı şeyler sürerdi. Kocaman küpeler, krepe saçlar, mini etek, mantar topuk sandalet, mevsime göre beyaz uzun çizme, daracık ve muhakkak renkli, desenli bir bluz… Hey gidi!

Hazır laf yemek ve süsten açıldı, hemen mutfağı ve banyoyu göstereyim sana. Koridorda sola doğru ilerleyince sağ kolda, bahçe tarafında mutfak. Mutfak kapısının tam karşısında merdiven altı var. İçindeki iki koca keramik küp, evin içme suyunu saklıyor. Evet, ta o zamanda bile musluktan içmek pek tercih edilmezdi. Çünkü Anadolu yakasında şebeke suyu ya kesif bir klor kokusuyla akar ya da hafifçe kahveye çalan bir bulanıklıkta. Ayrıca iki günün başı bir yerde ya boru yahut künk patlar, sular kesilir. Bu yüzden evde temiz su bulundurmak şart.

Dedemin steyşın Opel’iyle su almaya uzak bir yere gittiğimizi hatırlıyorum. Arabanın bagajındaki kocaman beyaz plastik bidonları tıngırdata tıngırdata giderdik. Bir saatten fazla sürerdi bu “suya gidiş” ve yolculuğun uzunca bir kısmı ormanın içinde geçerdi. Önce mahalleler arasından kıvrıla kıvrıla sağ – sol yapılır ve sonunda Ankara asfaltına çıkılır. Şimdi D100 diyorlar. Bir yerlerden daha da kuzeye çevirir dedem arabanın burnunu. İşte böylece ağaçların arasında gitmeye başlarız. Git git bitmez bir yol ama çok huzurlu. Camı açıp ağaçları koklamayı bu yolda öğrenmiş olmalıyım. Sonunda ormanın orta yerinde zıpçıktı bir meydanlığa varılır. Ortada arkası mermer, kocaman bir çeşme. İki musluk önde, iki musluk arkada. Daima etrafında birileri olur. Herkes getirdiği kova, bidon ve sairi suyla doldurma gailesinde. Biz de suyumuzu alır, yine orman ardındaki evimize döneriz.

O meşhur çeşme, ben büyürken kayboldu hayatımızdan. Ufacıkken tanıştığım ve orman gezmelerini borçlu olduğum güzelim çeşmenin yerini yeniden keşfettiğimde kırklı yaşlarımdaydım. Eşimi, çalıştığı üniversiteden almaya gitmişim. Kayışdağı eteklerindeki kampusun nizamiye kapısına yanaştım, arabayı kenara çekip eşimi aradım. Bekle orada, uygun bir yerde dedi. Ben shuttle ile gelirim. Yoğun araç ve yolcu trafiğinden korunaklı bir yer bakındım, otobüs durağının arkasını gözüme kestirdim. Tam park edip kafamı kaldırdım ki ne göreyim? Benim çeşmem! Peki ya Ankara asfaltından buraya uzanan o güzelim ormanlar nerede?

Söylemiş miydim, benim memleketimi çaldılar. Ormanları da dahil. Bir de çeşmemin ardına koca üniversite dikmişler utanmadan. Zamanımın heybetli çeşmesi otobüs durağının arkasında, kamburu çıkmış bir dede şimdi.

Bir vesileyle girebildiğim meşhur salonda - 1977 olmalı


EVİN DERİNLİKLERİNDE – 1



Sana da oluyor mu öyle? Hani küçükken yaşadığın yer kocamandır da yıllar sonra bir yetişkin olarak aynı eve, aynı okula, aynı komşu teyzelere gittiğinde her şeyin hatırladığından ne kadar küçük olduğunu fark edersin. Mezun olduğun ilkokul hala duruyorsa mesela, şanslıysan benden farklı olarak, bir git de gör. Kocaman bir balinanın karnında dolaşıyor hissi veren o koridorlar, nasıl da fare deliğine dönüşmüş sen büyüyünce. Yahut ninenlerin köydeki evi. Nasıl da hobbit evi gibi minnacıkmış meğer.

Benim köyüm yok biliyor musun… Üstelik içine doğduğum şehri, görgüsüyle büyüdüğüm kültürü çaldılar. Ciddiyim! Nasıl oldu anlamadım. Kulağıma fısıldanan “çalış, oku, meslek sahibi ol, güçlü ol, özgür ol, birey ol” şu ol bu ol komutlarını birer birer yerine getirmek için çırpınırken ben, bir de baktım neredeyse yabancı bir ülkede, hiç tanımadığım insanların arasında kalmışım. Alıştığım, ellerinde büyüdüğüm nazik, onurlu, merhametli insanlar kayboluvermiş. Her şeyi kendine hak, başkasına suç sayan, arsız ve kültürsüz bir bağırganlar dünyasına düşüvermişim.

Sanırım insanın zihni yahut eskilerin tabiriyle gönül gözü, bir çocuklukta açık oluyor bir de yaşlılıkta. İkisi arasında geçen yıllar körlük dönemi. Hayatın geniş açı fotoğrafını göremiyorsun yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarında. Panoramik bakabilmek, geniş açıya geçebilmek için debelenmemen lazım. Uykunu almalısın mesela. Üç saat, dört saat uyku baygınlıktan farklı değil. Bir aile kurmak, bir yuva sahibi olmak, bir işe ve kariyere ismini yazmak, bunda “iyi” sayılmak için farz, yorgunluk. Var olma mücadelesiyle debelenirken hayatı gözlemlemeye vakit de kalmıyor mecal de.

Sonra yaş kemâle erdiğinde yavaşlıyorsun. Her sene bir tık daha. Çocukken kısacık adımlarınla kat edemezdin ya dünyayı, olgunluk çağında da gücün koşmaya yetmediği için o eski, o tanıdık tempoya dönüyorsun. Uçakla seyahat etmek ile trenle seyahat etmek arasındaki fark gibi. Geçtiğin yoldaki her bir eve azıcık da olsa bakabilmek, yol boyu dizilmiş ağaçları tek tek fark edebilmek…

İşte bu yüzden evlerimiz, okullarımız bence asıl çocukken gördüğümüz büyüklüktedir. Her ev dipsiz bir mağaraya benzer. Yabancıların hiç görmediği kuytuları, saçak altları, dehlizleri vardır. Evin neresinde ağlanır, nerede küsülür, nerede tavır konulur, bunları ancak o evde yaşayanlar bilir. En çok da çocuklar. Boyları küçük olduğu için değil, bu türden aile sırlarını en çok onlar bildikleri için evlerini büyük, kocaman, devasa görürler. Yabancısı için iki oda bir salondan ibaret eve, çocuğun gözünden neler sığar.

Bizim koridor mesela. Kimsenin göremediği kadar büyüktür aslında. Altı yaşımdayken görmüştüm, nasıl da anakonda gövdesi gibi geniş ve uzun olduğunu. Gel bak, anlatayım.

Zaten geçen bölümde bahçede epey dolandık. Artık sonbahar geliyor. Eve girelim de üşütmeyelim. Sobayı yakmıştır anneanneciğim. İçinden kızanım hasta olmasın akşam serinliğinde demiştir. Adım gibi eminim.

Madem mevsim yaz değil, o zaman balkon kapısı kesinlikle kapalıdır. Önce bunu bilmeli, balkondan kestirme yapayım da hemen eve dalayım dememelisin. Balkonun önünden geç, sağa dön. Balkonun orijinal girişi olan tarafa geçmen lazım. Bitişik komşu ile dargın olduğu için annem, o girişin demir ve brandayla sıkı sıkı kapatıldığını göreceksin. Ses etme. Anneler arası dünya savaşlarına dahil olmayı istemezsin.

İşte karşında o güzelim taştan beş basamak. Çıktın mı? Tamam. 

Tahtadan yatay dilimler şeklinde yapılmış kapımızı açınca annemin adına “antre” dediği yere vardın demektir. Hepimiz buraya “ayakkabılık” diyoruz ama olsun. Antre iki metrekarecik küçük bir alan. Bitişik komşu tarafına bakan, üstten açılabilen ama asla açık durduğunu görmediğim vasistas bir penceresi var. Buzlu camdan. Işığı geçiriyor ama mahremiyeti de koruyor. Bence süper bir buluş. Tek sakıncası sil sil temizlenmemesi. Tırtıklı tarafı dışarıda olduğu ve çamurlu yağmurlarda kirlendiği için daima pistir bu pencere. Annem her hafta sonu bir yarım saat içeriden bu camı siler. Fakat hiç tatmin olmaz yaptığı temizlikten. Dıştan silemediği için arındıramadığını söyler. Babama seslenir, onun dışarı bir tabure çıkarıp, üstüne çıkıp silmesini ister. Babam daima reddetmiştir onun bu istediğini. Kibarca ama… Kaçarak mesela, ortadan kaybolarak.

Anneannemin tabureye tırmanması yasak. Tansiyonu var çünkü. Düşerse fena. Gerçi o gizi gizli siler tırtıklı buzlu camı ve etrafındaki macunları katılaşmış tahta çerçeveyi. “Anana ben sildim dersin, e mi kızanım” diye tembihler beni. Hatırladığım ilk gizli bilgi bu olsa gerektir. Zaten yedi sekiz yaşından itibaren ben silmeye başlarım sahiden de. Böylece çok özlediğim komşu kızını, belki iki laf eder, yeniden ve annelerimizden gizlice arkadaşlık etmeye başlarız diye gözlerim.

O camın neden devamlı silinmesi gerektiğini de iki kadının yıllarca dinmeyen ve önceki dostluklarını unutturacak kadar ağır öfkesini de hiçbir zaman sorgulamadım. Doğrusu aklıma gelmedi. Uslu çocuk olmakla çok meşguldüm.

Sonradan brandayla kapatılan ve komşu eve bakan balkon girişinde - 1973 olmalı


EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...