30 Eylül 2020 Çarşamba

KUYUYA DÜŞEN ÜLKENİN ÇOCUĞU

Aklından geçenleri duyar gibiyim: Amma da methetti çocukluk yıllarını, sanki her şey harikaymış gibi. 

Yok değildi. Haklısın. Bugün standart sayılan birçok hizmete ulaşmak düpedüz hayaldi benim zamanımda. Bodrum belediye başkanından duymuştum: Bizim çocukluğumuzda başı ağrıyan, karnı ağrıyan ölür giderdi. Meğer biri güneş çarpmasından beyin kanamasıymış, öteki apandisit. Doktor yoktu ki memlekette. 

Aynen böyle, sağlık lükstü yurdumda. Özel hastane denen nesne icat edilmemişti. Özel sigorta falan hak getire. Hastane dediğin, şöyle bir – iki otobüs yolculuğu ile ulaşabildiğin, kapısında altı, yedi, sekiz saat beklemek sorunda kaldığın belâ bir yer. Ölmemeyi başarırsan biri bakıyor sana. Neyin var diyor, şikâyetin nedir. Devlet hastanelerinde nitelikli hekime denk gelmek de şansa kalmış ha. Doktora ulaştım diye kurtuldum sanma. 

İlkokul iki ya da üçteyim. Anneannemin diz ve bileklerindeki ağrı dayanılmayacak kadar artınca annem onu Göztepe’deki SSK hastanesine götürdü. Kendisi de aynı kurumda çalıştığı için insanları tanıyor, önceden randevu falan aldırmış bir şekilde. Tam hatırlamıyorum detayları. Çeşitli branşlar incelemiş anneannemi. Ortopedi, dahiliye, intaniye… Tahliller, röntgenler falan. 

Teşhis epey uzun sürdü. Üç aylık git-gelin sonunda anneanneme kemik veremi teşhisi koymuşlar. En çok bir yıl ömrün var demişler. Annem ayılıp bayılmış, anneannem basmış kahkahayı. Doktora “bende o dediğinden olsa şimdiye erir biterdim halbuki ver iki kilo pirzolayı, bak bir oturuşta nasıl yiyorum” demiş. Ortaokul mezunu yaşlı bir kadının bile kalitesine nanik yaptığı bir hekimlik…  

Sonuçta tanıdık ve ünlü bir doktorun muayenehanesine gidildi. Bir sürü para verildi elbet. Tahliller, röntgenler gösterildi, muayene olundu. Doktor bir saat içinde romotoit artrit yani iltihaplı eklem romatizması teşhisini koydu. Parafin banyosu ve ağrı kesici reçete edip yolladı. Haklı da çıktı hani, anneannem 91 yaşına kadar yaşadı. Ömür boyu ağrı çekti, ilaç kullandı ama kemik veremi olmadığını hayatta kalarak ispatladı. 

Süper kahramanım anneannem

 

Önceki kısımda böbrek hastalığından kaybettiğim arkadaşımı anlatmıştım sana, hatırlıyorsun değil mi? Annesine çok içlenmiştim hani. Sözüm ona bizimkiler okumuş anne baba, o kadıncağız yazık, cahildi. Bak gör şimdi. Benim mühendis babam başıma ne işler açtı.

Arkadaşlarla bir arada olmaya ve o bitmez çocuk enerjisiyle koşturmaya alışmadan bir başıma büyüdüğümden herhalde, okullu olmamla maraza olmam eşzamanlı. Eskiden burnu bile akmadan kışı atlatan ben, okula başladığımdan beri ikide bir ateşleniyorum. 

Daha ilk sene kasım ayı çıkmadan iki defa hafta boyu süren yatak – döşek halindeyim. Anjin diyorlar o zaman, çeşit türlü boğaz enfeksiyonları işte. Bademcikler ceviz kadar. Ağrısı kulağımdan çıkıyor. Doktor dedem, o yakalayamazsa eczacı amcam, her defasında beni buzağı gibi devirip basıyorlar totoya iğneyi. Enjektör de beygir kadar. Cam ve metalden, kocaman bir şey. Cam gövdenin ucuna vida gibi çevrilerek takılan iğnesi yıllar içinde hafiften eğrilmiş. Şimdikiler gibi ucu incecik, gövdesi plastik değil.  

Plastik yok zaten hiçbir alanda daha. Ancak melamin kap – kacak. Dedem enjektörü önce bir güzel kaynatıyor. İçine iki ayrı cam şişecikten ilaçları çekiyor. Şişelerin içindeki akmasın diye tepesi balmumu gibi bir şeyle kaplı. Sonra başlasın işkence. O kahrolası novaljin, adı batası linkosin nasıl yakıyor, etime ateş dökülmüş gibi oluyorum. Antibiyotik torbasına dönmeyeyim diye bunlar, büyük iyilik yapıyorlar ama benim anlamam mümkün değil o yaşta. Neyse.  

Sonunda annem çareyi hayatımı daraltan kanunlarına yeni bir madde eklemekte buluyor. Beden eğitimi dersinden, heyet raporuyla muaf tutuluyorum. Amaç terlememi önlemek. Herkes bahçede jimnastik yaparken ben kedi gibi camda. Sınıfta kalmak zorundayım.
Öğretmenden de rica ediyorlar: Bu kız ikide bir terleyip üşütüyor, ateşlenip yataklara düşüyor hocam. Sizden istirham etsek… Kadıncağız, sanki üstüne vazifeymiş gibi her teneffüs sırtıma ter bezi sokuyor. Yeter ki terli terli üşümeyeyim. Mutlak çözüm olmuyor tabii. Öyle böyle hastalanmayı beceriyorum. Annem sonunda babama ültimatomu çekiyor: Bir ilaç bul şu kıza, terlemesini engelle. 

Babam kimya mühendisi. Optik içerikli tıbbi cihazlar ithal eden bir firmada çalışıyor. Cihazların montajı ve eğitimi için devamlı hastanelere girip çıktığından, bir laboranta sormayı beceriyor. Bir akşam elinde o mendebur ilaçla geliyor: “Bunu içirin her sabah, terlemesi kesilecek.” Doğru düzgün bir çocuk doktoruna götürsenize! Nerde? Laborant tavsiyesi ilaç meğer vücuttan atılacak suyun tamamını idrara çeviren bir naneymiş. Yarım günlük okul hayatım cehenneme dönüyor. Devamlı çişim var. Deli olacağım!

Okulda tuvalete girmem kesinlikle yasak. Zaten hemen her çocuğa yasak. Tuvaletler okul binasının dışında. Penceresiz arka duvara bitişik şekilde inşa edilmiş tek katlı ayrı bir yapı. Dört ya da beş hela kızlara, bir o kadar da erkeklere. Tümü alaturka. Girilecek gibi değil. Temizlik görevlisi var mı yok mu okulda, bilmiyorum. Bildiğim, bir kerecik kapısından kafamı şöyle bir uzatarak gördüğüm kadarıyla, bir su bile dökülmemiş içeri, her yer leş gibi. Bahçede oynarken top o tarafa kaçsa kimse gidip almak istemezdi, öyle bir facia.

Netice? Birinci sınıfın ilk döneminde bir gün artık tutamayacak kadar sıkışıyorum. Ağlaya zırlaya öğretmenden izin alıp son derse girmeden çıkıyorum okuldan. Anneannem çıkmış mıdır acaba beni almaya? Yolda karşılaşırız belki. O bir çare bulur bana. Yok. Çıkmamış. Bir başıma, ağlayarak ve çoraplarımı ıslatarak eve koşuyorum. Bir de ne göreyim? Artık yataktan kalkamayacak kadar hasta olan dedem evde yalnız. Anneannem bakkala gitmiş. Halimin perişanlığı yetmezmiş gibi bir de kapıda kalıyorum. İşte o gün tırtıklı balkon duvarlarına yanağını sürtünce ne olduğunu öğreniyorum.


Nasıl? Rahatladın mı şimdi. Yurdum dediğim yılların çirkin yüzünü de gösterdim işte sana. Ama ben her türlü zorluğuna, yokluğuna rağmen seviyorum yurdumu, o yılları. Özlüyorum da.

En çok altıgen şekilli, ortası delik mavi silgileri özlüyorum mesela. Elimizde tek onlar vardı. İlk kokulu silgi ithal edildiğinde orta ikide, ilk 0,5 kalemi elime aldığımda lise birdeydim. Hatasız yazmayı öğrenmemizde katkısı büyüktür o silginin. Silmek için sürttüğün sayfayı yırtmadan bırakmazdı zira. Biz de yanlış yazmayalım, defterimiz yırtılmasın diye dikkat kesilirdik. 

Defterlerimizi illaki süslerdik mesela. Her sayfanın sol kenarına renkli kalemle yukarıdan aşağı uzanan şekiller çizerdik. Renkli kalem de yarısı mavi yarısı kırmızı olan, fazla bastırınca ucu dağılıveren şeyler. Kurşunkalem, boya kalemi, hepsi yerli malı. Pek kaliteli değil o yüzden. İçimize sindirdiğimiz o “bizim olsun, isterse uyduruk olsun” hissini birebir yansıtan nesneler. Kalem açarken jileti vidasından kurtulan kalemtıraşlarımız mesela. Tam zamanın ruhu!  

Yerli malları haftası düzenlenirdi her yıl. Evden nohut, fasulye, fındık, ceviz falan getirir, masalara dizerdik. Öğretmenlerin goygoyuyla övünürdük de işte bunların tümü bizim ülkemizde yetişiyor diye. Başka milletlerin aynı yaştaki çocukları ülkelerinin uzay mekikleriyle gururlanıyordu. 

Öte yandan tiyatro, piyes, sahne önemliydi eğitim hayatımızda. Bize öyle geliyordu en azından. Her çocuk en az bir kere sahneye çıkmadan ilkokulu bitirmezdi. Bizimkisi folklor gösterisi oldu. Mezuniyet töreninde kazık kadar boyumla alaca bulaca bir kılık giydim. Şalvar, cepken, başlık, mahsusçuktan altın liralar… 

O kadar hızlı boy atmıştım ki annem, 5. sınıfa başlarken kırtasiyeciden “son sınıf” kitaplarını isteyince adam orta son kitaplarını vermişti. Annem aynı yaşta vals yapmış mesela, beyaz şık elbiselerle. Ben? Silifke’nin yoğurdu… 

Mezuniyet balosunda vals yapan annem, sağ başta. /1958 

 

1983 tarihli ilkokul mezuniyetim.

 
Annem ve öğretmenimle, sahne sanatlarından payıma düşenin içinde.

 
Devrimiz, darbe sonrası galiba bulamaç bir sıfata büründü. Her şeyden azıcık. Azıcık kentliyiz azıcık köylü, biraz yerli, biraz muasır medeniyetler seviyesinde. Dinimize de bağlıyız Atatürk İlke ve İnkılaplarına da ne alakası varsa. Ucundan bir lokma demokrasi koparıyor, hemen üstüne dirlik düzenlik için gerekli ilan edilen diktatörlüğü sürüyorduk. 

Çocuktum ama daha. Kavrayamıyordum bunları. Rumen bandıralı petrol gemisi İndependenta, sayfiyemizin sahiline vurup korkunç bir patlamayla enkaza döndüğünde, burada ne aradığını sorgulamak aklıma gelmemişti. Korkmuştuk sadece. Büyükler de düşünmedi böyle şeyleri. Bireysel hayatımızı var kalmaya, siyasal hayatımızı -mış gibi yapmaya harcamak durumundaydık. Sanki ülkece derin bir kuyuya düşmüştük de yukarı tırmanabilirsek bir gün, işte o zaman gerçekten yaşayacaktık.



EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...