28 Ağustos 2020 Cuma

TÜRLÜ HİSLER BAHÇESİ



İlk yazıda söylemiştim: Seni bir geziye çıkaracağım. Zamanda yolculuk edecek, yıllar öncesine gideceğiz. Zaman çoğunlukla bir bulut bana kalırsa. İçine alıveriyor insanı. Kimine bereket, kimine soğuk griler taşıyor. Bir zamanlar bu şehirde nasıl hayatlar yaşanmış ne sefalar sürülmüş ne korkulardan titrenmiş ne kahkahalara yaşarmış gözler, capcanlı göreceksin demiştim.

İşte bu defa bahçenin en kahkahalı ve en gözü yaşlı köşelerini göstereceğim sana. Zamanın o müphem bulutu başımı her sardığında bahçemden ibaret o güzelim dünyaya geri gidiyorum çünkü. Gel, bak! İşte o meşhur kayısı ağacım.

Bahçenin üç uzun dilimden oluşan bir pastaya benzediğini, orta dilimin beton olduğunu ve yaz aylarında dedemin meşhur steyşın Opel’ine ev sahipliği yaptığını biliyorsun. Evden bakınca bahçenin sol doğa dilimindeki kanadı kırık mürdümü de. Hüsmen Aga’nın son gününe kadar unutamadığı ağacı.

Şimdi yine aynı dilimdeyiz ama bu defa mürdümü geçiyor, dış duvara yakın elma ağacına ve onun hemen önündeki yakışıklı mavi çama birer selam çakıyoruz. Bak, alacalı kırmızı yaz elmaları. Kopar ye bir tane. Sulu sulu, daima tatlı ve incecik kabukludur, bildiğin elmalara benzemez. Aman çeşmede yıka ama. Dedem bütün meyve ağaçlarını ilaçladı. Üzerindeki beyaz küllü lekeler ondan. Ha, ilaç dedimse, kireç alt tarafı canım. Ağaca parazit dadanmasın diye. Yoksa elma müptelası kargalara veya çocuklara bir şey yapmaz. Yine de yıka ama sen. Neme lazım. Karasinek taifesinin gizli planlarına takılmayalım. 

Bu karasinek denen müptezeller az kalsın anneannemi alacaktı benden, biliyor musun? Bir gün bahçede oturuyoruz anneannemle, ben salıncakta (kayısının kulakları çınlasın) o da lata lata ahşap ve açık mavi boyası epeyce kabarıp dökülmüş, yuvarlak tahta masamıza çektiği kolçaklı tahta sandalyede. Sandalye de anneannemden yaşlı ha! Her ayağı başka uzunlukta. Toprak zemine hafifçe saplamazsan tıngır tıngır sallanır. Aslında şık bir parça imiş gençliğinde. İyi bir marangozun elinden çıkmış. Arkası mükemmel bir C çizerek sırtı kavrar, oturağı ince ve kavisli. Totonu acıtmaz hiç.

Neyse. İşte o akşamüstü elma yiyoruz. Anneannem elmaları güzelce yıkamış, dilim dilim soyup salıncakta yatan bana, yanına yaklaştıkça besliyor. İçtenlikle sevildiğimi bildiğim tek yer onun yanı. Birazcık şımarıyorum galiba bu sebepten. Salıncakta yatarken düşüncelere, düşlere dalıyorum. Durmadan aklıma takılanları soruyorum ona: Anneanne, kuşlar nasıl uçabiliyor? Anneanne gökyüzü neden mavi? Anneanne annem neden beni bırakıp gidiyor? Basit gelenlere lalettayin cevaplar veriyor, sorular zorlaşınca “kızanım, ahiret suali sordun yeter” diye frene basıyor. Salıncak ona yaklaştığında işte böyle yeter demişse bana, gönlünü almak için ağzımdaki dilimi hızlıca yuvarlıyor, sonra hemen yavru kuş gibi ağzımı açıp “eeee” diyorum. Dişli gagamdan içeri her dilim elmayı sokarken yüzü mutlulukla aydınlanıyor. Bebesini besleyen anaların huzuru…

Bir akşam, yine böyle bir elma partisinin ardından anneannem çok hasta oldu. Ateşi 40’lara çıktı. Kendini bilmez gibi yataklara düştü. O zaman tabii ambulans, vasıta falan yok. Bizim oralar kuş uçmaz, kervan geçmez uzak bir sayfiye semti. Babam koştu, arabalı bir komşuyu seferber etti. Anneannemi arka koltuğa yatırdılar. Dizlerini karnına çekti mecburen. Anneannem arabalara yatay şekilde sığmayacak kadar uzun boyluydu çünkü.

Birkaç gün sonra en az on – on beş kilo vermiş olarak eve döndüğünde anneannemi tanıyamayacaktım neredeyse. Yüzü kaşık kadar kalmış. Boynu kırış kırış olmuş. Elbisesi üstünden akıyor. Halsiz ve ağrılı olduğu besbelli. Ama yine de beni görür görmez çömeldi, romatizmadan yamulmuş bileklerini kollayarak kucakladığı gibi bağrına bastı, öptü kokladı. Boynumdan koca bir oh çekip “Çok özledim seni kızanım” dedi. Özleştiğimizden çok ağlaştık.

Tifo olmuş benim güzel yüzlü, komikçi anneanneciğim. Her fırsatta söz oyunlarıyla beni güldüren o görkemli kadın, bu yüzden incecik kalmış. Birkaç gün dizinden, kucağından kaldırmadım kafamı. Mekanize sorularla anlamaya çalıştım. Tifo nedir, neden olur. Sonunda çözdüm: Karasinek denen müptezellerin işiymiş. Soyulmuş, mis kokulu elmayı görünce pis yumurtalarını bırakıvermişler. Sinek yumurtası da insan vücuduna girince işte böyle hastalık yaparmış. Dedem bu hadiseden sonra kireci bıraktı, kimyasal ilaca geçti. Ben de bir daha yıkamadan ve soymadan hiçbir meyveyi ağzıma sokmadım. Soymuşsam da asla üstü açık, ortada bırakmadım. Oysa on on beş dakikalığına içi geçmişti anneannemin. Ya da belki biraz fazla. Ben de uyuyakalmışım salıncakta. İşte tam o ara akılsız karasinekler yumurtlamış elmalarımızın üstüne. Anneannem günlerce sayıkladı: Bereket kızana yedirmedim…

Kaplumbağaları örnek alsa ya aptal karasinekler. Onlar kimseyi hasta etmeyecek yerlere bırakıyor yumurtalarını. Yazın sonuna doğru mavi çamın arkasındaki, sarmaşıkla örtülü çukurcukların içinde bulmuşumdur kaplumbağa yumurtalarını, kim bilir kaç kere. Hatta bir gece evden kaçıp ufacık pilli fenerimle başlarında nöbet tutmuştum. Gün ışımadan kırdı velet tospikler kabukları, birer ikişer çıktılar. Öyle heyecanlıydı ki. Her çocuğun en az bir kere kaplumbağanın yumurtadan çıkışını izlemesini tavsiye ederim.

Fakat mavi çam çok çekti benden. Evrimin başında, maymun olduğum yıllarda, ki 5-9 yaşlarıma tekabül ediyor, illa çıkmaya çalıştım mavi çama. Kızım çam ağacına çıkılmaz, gözünü çizeceksin, düşüp bir yerini kıracaksın, etme eyleme haykırışlarına sağır kafam, muhakkak o çamın tepesini görmem gerektiğine hükmetmişti. Defalarca denedim. Dallarını eğdim ve evet utanarak itiraf edeyim ki, bazı dalların çatlamasına hatta kırılıp önce sarıya sonra koyu ölüm kahvesi renklere bürünmesine sebep oldum. Üzgünüm. 

Elmayı, mavi çamı ve kaplumbağa çukurlarını geçince karşımıza çıkar, kayısı ağacı. Bir dalı bana özel gelişmiş adeta. Bahçeye doğru uzanıyor. Oysa ağaç dalı dediğin göğe doğru büyür, değil mi? Bu dal hem kalın ve güçlü hem de gövdeden yana doğru, yerle 90 derece açı yaparak büyümüş, iyi mi. Tam bir salıncaklık mesafe böyle yana yana, sonra yine göğe doğru bir dal. Hayatımın ilk kankası. 

Kahvaltı muharebesi bitip, ağzıma zorla tıkılmış o son lokmayı çiğnerken daha, koşup kayısı ağacımın dalına asılı salıncağıma binerdim. Saatlerce sallanır, şekilden şekle girer, dünyadan ve gerçek meselelerden uzağa, daha yükseğe ve daha da yükseğe çıkardım. Derken hızla büyüdüm. Ayaklarım yere değmeye başladı. Salıncak çaresiz kalınca söküldü. Ben de kollarım ve ayaklarımla dalıma asılıp, sırtım toprak zemine, yüzüm yapraklar arasından gözümü yaşartan güneşe çevrili sallanmayı icat ettim. Bu yeni metotla birkaç sene daha maymun kalabilmiştim.

Bahçemizin sol diliminde, eve en yakın noktada çeşme bulunur. Onun ardında da üzeri eternetle kaplı taşlık. Çeşmenin uzun hortumuyla baştan aşağı ıslattığımda kendimi, bir yerden bir terlik muhakkak gelir bir yerime yapışır. Demek hafta sonudur ve annem evdedir. Kendisini bütün hafta göremediğimden olsa gerek, bütün zamanını bana ayırması için olmadık hergelelik yaparım. En ütülü, en cicili şeyleri giyip hortumu kafama tutmak bunlardan yalnızca biri. Uslu bir çocuğum aslında. Bunları yaramazlık olsun diye yapmıyorum. Tek derdim annem tarafından sevilmek.

Eternetin kıvrımlı gri çatısı altında dedemin kayığı durur bütün kış. Tam da gündüz oturma odası, gece anneannemle benim yatak odamız olan sobalı odanın camı önünde. Vakitsiz zilli kediler kayığın brandasından içeri sızıp yavrularlar. Üşümesinler, ölmesinler diye çırpınan biri var nasılsa. Mevsim yazmış, zehir gibi poyrazın nefes dondurduğu kışmış, umurlarında mı!

Yeni doğmuş kedilerin ağzı çikolata kokar biliyor musun? Gözleri açılana kadar böyledir. Bir de anne kediler sadece benim yavrulara yaklaşmama izin verir. Yüzlerce bebek kedi elledim, bir defa bile anneleri terk etmedi. Bir yanımın kedi geni taşıdığına o yaşlarda kani oldum. Anneleri az haşlanmış kıyma, lop yumurta sarısı ve biraz ekmekten oluşan mamayla beslerdim. Anneannem hazırlar verirdi. Her gün, bir kap sulu süt bir kap mama götürürdüm valide sultanlara. Sıskacık kalmasınlar diye. Bir de battaniye şart. Yoksa üşürler. O zamanlar kışları sert geçerdi. Kazaksız, kabansız bahçeye çıkmak ne mümkün. Bir sene, lisedeyken ben on beş gün kar tatili olmuştu. O derece. Biri altımızdaki ocağı kısık ateşte yakıyor gibi gitgide ısınıyoruz. Neredeyse yirmi yıldır ciddi bir kazak giymedim kışları. Oysa bulutun o parlak yıllarında kilotlu çorap üstüne şoset yün çorap giymeden okula gidemezdik.


Haydi, büyük bir değişiklik yapalım ve bahçenin evden bakılınca sağ dilimine geçelim. Âdet olduğu üzere önce kapı tarafı: Bir metrelik beton duvarın dibinden başlayıp, ta eve kadar uzanan sağ kısmın kraliçesi manolya ağacıdır. Tam ortada bulunur. Manolya çiçekleri baş verdi mi okul biter, deniz başlar. Yaz gelmiştir. Manolyanın etrafı çember şeklinde şimşir ile çevrili. Onlara değmeden bir içeri bir dışarı zıplamak, günün ilk saatlerinde en sevdiğim aktivite. Belime kadar yükselen 40-50 santimlik şimşirler de biraz çekti benden denebilir. Düşünsene. Sakin ve mazbut bir şimşirsin. Bütün işin öylece durmak. Yaz kış yeşil. Bit kadar bir kız çocuğu zıp zıp üstünden atlıyor, amaçsızca. İzlemesi bile büyük yorgunluk.

Sağ dilimden eve doğru yaklaşırken manolyadan sonra çam gelir. Bahçemizin dört çamından en uzun olanı. Babamla ilgili en eski anılara eşlik eden de odur. Çünkü ilkokul çağındaki hızlı boy atmama latife etmek için “kız seni şu çamın yanına ekeceğim, artık bir örnek büyürsünüz” der. Çam kadar uzun, çam gibi sağlam olmak… Gayet iyi bir fikir. Böylece anneanneme de daha çok benzerim. Yoksa annem gibi çıtı pıtı olmayı kim ister? Kışın balkona çamaşır asarken tir tir titrer annem. Hep sıskalıktan işte. Aklıma, heybetli kimselerin daha sağlıklı olduğu fikri bu zamanda girmiş olmalı. Doğru da çıktı, iyi mi! Annem daha altmışlarının ortasında ayrıldı dünyadan. Anneannem doksanını aştı. Bakalım ben ne kadar dayanacağım var olmanın azabına…

Bahçenin sağ diliminde olanca heybetiyle yükselen çamın hemen önü, malta eriği ağacının makamı. Ardındaki azman nar ile dalları birbirine karışan bu malta eriği ağacı bulutumun en neşeli ve en kara günlerinin de tanığıdır.

Hüsmen Aga’nın büyük tehlike atlattığı gün tanıştığım Allah, bir kurban bayramı öncesi yeniden burnumun ucunda bitti. Yaşım çok küçük. Bayrammış kurbanmış, hiçbir fikrim yok. Annem tutturdu, bu bayram kurban alalım. Tek kelimesini anlamadım. O kadar hararetli bir tartışma başladı ki annem, anneannem ve babam arasında, bana araya girme şansı bile bırakmadılar. Ciddi bir şeyler döndüğünü fark ediyordum ama çözemedim.

Sonunda gittiler, iki gözünün etrafı kapkara dairelerle süslü, bembeyaz ve pofidik bir kuzu ile döndüler. Nasıl sevindim anlatamam! Yalnız bir çocuktum. Ortalarda görünmeyen annem, mahalledeki diğer çocuklarla oynamama, onların evine, bahçesine gitmeme izin vermiyormuş. Anneannem salmazdı beni bu yüzden. Günlerce bahçede tek başıma, şimşirleri tepe sersemi ederek, kayısı dalına şebek gibi asılarak, mavi çamı fethetmeye çalışarak oyalanırdım. Kediler, köpekler, kuşlar, kirpiler, yumurtlayan kaplumbağaları ve akşamcı kırlangıçları saymazsak koca bahçede bir başımaydım. 

Şimdi yeni ve benimle kalacak biri gelmişti bahçeye! Bana böyle tatlı ve sevimli bir arkadaş aldıkları için annemle babama sarıldım, çok teşekkür ettiğimi söyledim. Pek oralı olmadılar. 

Doğrusu şimdi onlarla ilgilenecek vaktim yoktu. İlk arkadaşıma bir isim vermeli, kendimi ona tanıtmalıydım. Boyu bana yakındı. Öyle minnoş falan diyemezdim. Karagöz dedim ben de. Alameti farikası, boyalı gözleriydi.

Karagözle iki ay kadar arkadaşlık ettik. Çok iyi anlaşmıştık. Yemek konusunda anne kediler kadar seçici veya kakasını yiyen köpekler gibi iğrenç biri değildi Karagöz. Sadece ot yiyordu. Üstelik elimden! Karagöz’e sarılmayı, zıplamayı, yakalamaç oynamayı, ağaçların adlarını, çiçekleri, mevsimleri, uzaktan görüp el salladığım sütçüyü, bostancı Hüsmen amcayı, anneannemin beni ne kadar çok sevdiğini ve bildiğim diğer her şeyi öğrettim. Şahane bir arkadaşım olduğu için kendimi çok şanslı hissediyordum. Hayatımın en güzel zamanları bu günlerdi belki…

Bir gün, kışın ortasında soğuk bir gün, bahçeye birtakım adamlar girdi. Evdeki herkes onları karşılamaya bahçeye çıktı. Bana, sen burada güzel güzel oyna dediler. Söz dinledim. Genellikle dinlerdim zaten. Anneannemi üzmektense kafamı kırmayı yeğlerdim.

Ne kadar sürdü bilmiyorum. Annem telaşla eve girdi, mutfaktan en büyük alüminyum siniyi kaptığı gibi bahçeye fırladı tekrar. İşkillendim. Camdan bakmaya karar verdim. Vermez olaydım. Keşke günler süren bir uykuya dalsaydım da görmez olsaydım. 

Bahçemize gelen katiller tek arkadaşım, dert ortağım, ot kokulu dostum Karagöz’ümü paramparça etmişler. Organları yere saçılmış. Toprak kan rengi. Anneannem başını tülbentle örtmüş, avuçlarını açmış yüksek sesle dua okuyor. Annem katillerin verdiği Karagöz parçalarını sinilere doldurmakla meşgul. Babamın sigarasından çektiği duman burun deliklerinden çıkarken bacalar tütüyor adeta.

Sessizce ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Annem sini dolusu Karagöz etleriyle içeri girdi. Ağlayacak bir şey yok kızım. Allah’ın emri böyle. Haydi gel de etleri komşulara dağıtalım, bana yardım et. 

Oracığa düşmüşüm. Gerisini hatırlamıyorum. Anlattıklarından aklımda kalan günlerce yemek yemeyi reddetmem, aile fertleriyle aylarca tek kelime konuşmamam. İlk anneannemle barışmışım. Aylar sonra, baharın sonuna doğru. O seneler kurban zamanı kışın ortası. Anneanneme sorduğum “ama neden” içerikli ahret sualleri mantıklı ve kabul edebileceğim bir cevapla karşılanmadı. İçimdeki dargınlığı, anne babama, anneanneme duyduğum gücenikliği dindirmek için izleyen senelerde, mahalledeki çocukların kuran kursuna gittiği bütün camileri tek tek dolaştım. Bütün din adamlarıyla konuştum. Hepsi söz birliği etmişçesine “ama erkek çocuklarını mı kesseydik” diyor. Anlamadığım şu: Neden illa birilerini kesmemiz, katletmemiz gerek ki? Yardımsever olmak, elindekini ihtiyacı olanlarla paylaşmak için neden kan akıtmamız, birilerinin canını elimizle almamız gereksin? Yine aynı cevaplar, aynı basmakalıp açıklamalar: Allah böyle istemiş…

Hüsmen Aga’yı yaralanmaktan koruyan Allah neden benim güzelim, tek arkadaşım Karagöz’ümü korumadı, anlayamadım. Allah’la küsmemiz, işte o malta eriği ağacının altında son nefesini veren zavallı Karagöz’üm vesilesiyle oldu. Aradan kırk beş yıl geçmiş bulunuyor. Henüz barışmadık.




Meşhur salıncağım




Bahçe duvarının ötesinde, Gümüşçü sokak üzerinde.

Manolya ağacı ve şimşirler


Bahçe kapısı siyaha boyanmadan önceki günler

Buldukça altına girdiğim anne kanadı

Bahçe masası, meşhur sandalye ve kayısı ağacımın önünde annem ve anneannem


24 Ağustos 2020 Pazartesi

ÇIKMAZ SOKAĞIN SON EVİ



O evde insanı her sabah neşeli ve meraklı uyanmaya teşvik eden bir şeyler vardı. Madeni, yaylı somyanın üstüne serilmiş ve yatılmaktan yüzeyi engebelenmiş, ortopedik ayakkabı tabanı gibi sahibinin kalıbına dönüşmüş ve daima eski kokan sünger yataktan ayaklarımı marley zemine bastığım her uyanışta, neşeli ve meraklı olurdum.

Eğer kahverengi, türlü yeşiller ve taba tonlarıyla, kabartmalı şekilde dokunmuş çekyat kumaşının izi yanağımda uyandımsa, ayaklarım üşüyecek demekti. Zira çekyat koridordaydı ve zemin, desenli taş karolarla kaplıydı. Marleyin o insan teni replikası ılıklığından eser olmazdı koridorun zemininde. Biri kaburgalarımın yanından parmak ucuyla dürtmüş de aniden gıdıklanmışım gibi irkilerek atardım ilk adımlarımı. Koridorun sonundaki tuvalete topuklarıma basarak pıtı pıtı koştuğumu hatırlıyorum. Böyle basınca ördeğe benzeyen koca ayaklarımdan yukarı yayılan ürperme hissine aldırmamaya çabalardım, çünkü banyonun zemini de koridor gibi paledyendi ve her nedense daha bir soğuk olurdu o kararmış, deseni muğlaklaşmış taşlar.

Son yıllarda kafelerin restoranların zeminine o paledyen taş karoların benzerlerini döşüyorlar. Retro desen diyorlar adına da. İlk gördüğümde şaşkına döndüm. Sanki bir el ensemden tuttuğu gibi otuz yıl geriye fırlattı beni. Dikkatli bakınca yeni versiyonların o kallavi, soğuk ve yiğit taşların esamesi bile olmadığını fark ettim. Aynısının naylonu gibi. Görüntü benzer ama ya his? Basınca zın zın etmeli oysa. Nerde bunlarda o kavilik. Artık denk geldiğim yerde bir küfür sallıyorum içimden, “hadi lan oradan sen kimsin benim taşlarıma özenecek” mealinde ama daha leş kelimelerle. Öyle bir kızmak. Neyse…


Adres yaza yaza adını ezberlediğim Gümüşçü sokak, doğu – batı ekseninde minibüs yoluna paralel ve ondan şöyle iki yüz metre kuzeyde yer alacak şekilde boylu boyunca uzanır. Mektep caddesine varıp da sonlanana kadar çıkılan iki eşek osurtan yokuşu ile insanın bir tırmandı mı bir daha unutmayacağı bir ara sokak. Toprak zemine yıllarca basılarak yerleşmiş iri kıyım taşlarla kaplı sokağımız. Mahallenin veletleri olarak bahçe duvarından atlarken düşüp kafa göz yarma tecrübesine sahip olmamızı o taşlara borçluyuz. Kışın çamurun kıvamı, yazın tozun rüzgarla dansı üzerine ihtisas yapılabilecek bu sokak, sağlı sollu bahçeli evlere omurgalık eder. 51 tane bahçeli ev. Yan yana ve karşı karşıya dizilmiş.

Hepsinin turuncu kiremitleri, kocaman balkonları, soba mevsimi gelince ığıl ığıl tüten bacaları… Bu evlerden ve onları, homojen bir varoluşun unsuru haline getiren sokağımızdan ibaret dünyamız.
Yaz akşamları çatal bıçak sesleri, müziği olurdu Gümüşçü sokağın. Hemen hepsi, turuncu boru çiçekleri, sarmaşık güller veya asmalarla mahremiyet giyinmiş balkonlarda, gayet mütevazı sofralar kurulur, çoluk çocuk tüm aileler akşam yemeğini yerdi. Hiçbir balkonda birbirinin aynısı dört sandalye bulamazdın. Her şeyimiz idareli, her eşyamız imkân olduğu kadardı. Herkes kendi balkonunda olmasına ve en yakın balkonun şöyle böyle kırk elli metre ötede bulunmasına aldırmadan kısık sesle konuşurdu. Bu kimi zaman aile meseleleri konu komşudan duyulmasın tedbirliliği, kimi zaman da aman etrafı rahatsız etmeyelim neme lazım, hastası, kederi olan vardır efendiliği idi. Kahkahalarımı karnımın içine doğru patlatmayı, sessizce ama gözümden yaş gelinceye kadar kıkırdayıp gülmeyi o balkonda öğrendim. Efendi gibi yaşamayı, efendice var olmayı da.

Gümüşçü sokak, 51 numara. Evimiz. Mektep caddesinden doğup bizim evin orada denize dökülen bir dereye benzeyen Gümüşçü sokağın son evi. Bizden sonrası bostan çünkü. Bostan ayrı hikâye, oraya sonra geliriz.

Bahçemizin girişini oluşturan kocaman, ark biçimli ve arkın üstü azman sarmaşıklarla kaplı demir mi demir kapımızın üzerinde, maviye beyaz rakamlarla, insanı sinir edecek kadar okunaklı bir 51 tabelası asılıydı. İki kulağından beceriksizce delinmiş tabela 51, demir kapımıza paslı tellerle lalettayin tutturulmuştu.

Demir kapı eskiden mavi boyalıydı. Her nedense sonra siyaha çevirdi bizimkiler. Dört eşit kanattan oluşan kapının orta iki kanadı dışarı doğru açılırdı. İnsan girecekse tek kanat, üstündeki mandal kaldırılıp kapıya vııyyykkk ettirilerek ama araba girecekse her iki kanat, yere saplanan çivisi çekilip, sokağın taşlarına her takıldığında kol kuvvetiyle yukarı kaldırılmak ve epey bir ter dökülmek suretiyle açılırdı. Bereket bahçede yaşamayı seven tanıdığım tek araba yazdan yaza gelen dedemlerinkiydi. Bu meşakkatli kapı açma hadisesi, bu sayede senede ancak iki üç kere yaşanırdı. Dedem beyaz steyşın Opel’ini, dizel motordan gelen gargargar sesleriyle bahçenin evden bakınca sol yarısına park eder, üstünü yeşil kalın branda beziyle örterdi.

Tüm bu ah geldiler koş, kapıyı açmak lazım, aman elin sıkışmasın, ayağına düşürme kızım kapıyı, babacığım anneciğim hoş geldiniz hengamesinde başrolü kapmak için yapmayacağım hergelelik yoktur. Ta o zamandan beri bayılırım leb demeden leblebiyi getirmeye. Babaanneme çabucak sarılmak, dedemin o kendine has, tebessüm mü ediyor acı mı çekiyor belli olmayan gülüşüyle gerilen yanağına zıplayıp yapışmak için koştururum. Coşkulu çocuk aksiyonlarının sebebi belli. Babaannem gelmişse hayatıma deniz gelmiş, plaj gelmiş demektir çünkü. Dedem gelmişse tekneyle balığa çıkılacak, bahçeye çiçekler ağaçlar dikilecek. Benden mutlusu olmaz o zamanlar.

Yazın ilanı önemli. Yaz gelince keyfim de yerine gelir. Kışın kalbi sobadır çünkü. İnsanın yüzünü pişiren, sırtını üşüten odun sobası. Hiç sevmem o kahverengi tipsiz sobayı. Sebepsiz değil elbet. Kış, sobayla – odunla, buz gibi akan musluklar, yetmeyen maaşlarla dört kişinin karnını doyurmak ile didinen, canımın içi anneannemin yorgun yüzü, ağrılı romatizması ve bunlara aldırmadan aydınlanan güzelim tebessümüydü.  Yazın derdi azalır, dinlenirdi anneannem. Bilekleri de dizleri de o kadar ağrımazdı. Yazı en çok bu yüzden severdim. Deniz, bahçe işin kreması… Anneannemle de tanıştıracağım seni, babaannem ve dedemle de. Dur şimdi, önce evi göstermem lazım. Dünyada o evden daha çok hiçbir şeyi, hiç kimseyi özlemiyorum.

Çıkmaz sokağın son evi, evim. İki katlı. Her katının cephesi boydan boya balkon. Balkon duvarları kiremit rengine boyalı. Tam ortada birer sütun var, balkonları birbirinin üstünde sağlamca tutan. Onlar bej rengi fasarit. Pütür pütür yüzeyleri. Böyle yüzeylerle samimi olmamak gerektiğini yanaklarım çizik içinde kalarak öğrendim. Neden yüzümü kolona sürttüğümü sormayacak kadar nazik birisin, biliyorum.

Evimizin önü kocaman bahçe. Üç eşit dilimden oluşan dikdörtgen bir pastaya benzer. Hayatımın en lezzetli pastası… Bahçenin ortası beton. Öyle özenli bir şey değil ama. Kaba toprağın üstüne gelişigüzel dökülmüş, açık gri bir beton. Harcına deniz kumu katıldığından olsa gerek, yere yüzükoyun yatıp yakından baktığında içindeki pırıltıları seçebilirsin. Binlerce yıl önce ölmüş deniz canlılarının un-ufak olmuş, pulları kabukları gelmiş benim bahçemin betonuna karışmış, güneş vurdu mu şıkır şıkır parlıyor iyi mi. Ne şanslıyım!

Beton dilimi, uzunlamasına ve enlemesine iki çizgi halindeki çatlaklar bölüyor. Çatlakların arasından hindibalar, otlar her bahar kafa çıkarır. Bazı seneler bahar bol yağmurlu geçer ve parmak kalınlığında bir kurdele gibi bahçenin beton ortasını dörde bölen yeşilliğin içinde minicik salyangozlar bile olur. Sümüklü böcek miydi? Neyse…

Bahçenin sağ ve sol dilimleri tabiat. Ama nasıl vahşi, nasıl kendiliğinden… Dedem gelip her sene beton ortanın kenarı boyunca glayöller, sümbüller, fulyalar dikmese, toprakla beton dilimler birbirine karışacak sanki. Betonun bittiği hat üzerinde, şöyle dört parmak yüksekliğinde taş tretuvar bulunur. Toprak, çamur olup beton kısma akmasın diye, set yani. İşte tam o setin dibine, güllerin arasına ekeriz çiçekleri, her sene. Yaz başlarken birincil mesaimiz budur. Bahçeyi renkli entarileriyle giydirmek. Boz toprağın, koyu kahve ağaç gövdelerinin siluetine inat, rengarenk çiçeklerimiz.

Balkondan bakınca soldaki tabiat diliminin eve en uzak ucunda mürdüm ağacı var. Kuyu motorunun yanıbaşında. Bir sene öyle çok meyve verdi ki zavallım, ortadan ikiye ayrıldı. Bostancı Hüsmen amca mürdümün dibinde namaz kılıyordu. Öğle vakti sanırım. Cayır cayır sıcak. Üç ev ötede öksürenin sesi duyuluyor. Öyle bir sakin ortalık.

Ta balkondan Hüsmen amcanın mırıl mırıl dualarını duyuyorum. O zamanlar sadece onun bildiği gizli bir dil olduğunu sanıyorum söylediklerinin. Anlamak için kulak kabartıyorum ama nafile. Anneanneme ne dediğini, hangi dilde kendi kendine konuştuğunu sorduğumda hep aynı cevap: Vakti saati geldiğinde hepsini öğreteceğim kızanım ben sana. Daha ufaksın. Büyüyünce sen de okursun duaları güzel güzel. Anneannem bazen sandalyesini tuhaf bir tarafa çevirip, elinde boncuklu kolyesiyle sessiz ve gözleri kapalı oturuyor. Usulca öne arkaya sallandığını görüyor ve böyle oturuşlarda onu asla rahatsız etmemem gerektiğini hissediyorum. İbadet hakkındaki bilgim bununla sınırlı o yaşlarda.

Neyse, Hüsmen amca mırıltılı hareketlerini yaparken birden çatırrrrr diye bir ses çatladı. Anneannemle irkildik, hemen heyecan ve endişeyle ayaklanıp bahçeyi gözlemeye başladık. Önce anneannem gördü tabii çünkü benden çok uzundu. Anneannem herkesten biraz uzundu sanki, sonra anlatırım. Görür görmez feryadı bastı: Hüsmen Agaaaa!

Koşarak mürdüm ağacının yanına gittik. Korkmuştum. Ağacın gövdesi, dallardan fışkıran yüzlerce meyvenin ağırlığına dayanamamış, ortadan ikiye ayrılmış. Yarısı yerde. Hüsmen amcanın namaz kıldığı yerin bir milim yanına yıkılmış. Üstüne düşse büyük sıkıntı. En azından yaralanacak ciddi şekilde.

Adamcağızın yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti. Bir tek yüksek perdeden ve ikinci A’yı uzatarak “allahüekber” dediğini hatırlıyorum. Bir yarım saat bu kelimeyi tekrarladı. Anneannem “koş kızanım, su getir” dedi. Komşulardan kolonya getirdi birileri. Demek duymuşlar. Adamcağız yavaş yavaş sakinleşirken kadınlar durmadan “Allah korumuş” diyorlardı ve olayı, tanık olmayan birine anlatır gibi “nasıl kırılmış bu böyle” diye ballandıra ballandıra tekrarlıyorlardı. Her şey bitip anneannem kahvesini koyunca “kim korumuş?” diye sordum. Anlattı biraz. Allah’mış. Öylece tanıştık Allah’la. Hüsmen amcayı çok severdim. Onu koruduğu için Allah’ı da çok sevdim. Şimdilik…

Buraya kadar anlattıklarım bahçenin evden bakınca soldaki diliminin bir ucu sadece. Üstten ekme çimensiz, peysajsız ama dünyanın en güzel bahçesi. Benim bir dönümlük cennetim. Her sabah neşeli ve meraklı uyanmak için bu kadarı bile yeter oysa, değil mi? Ama dur hele, daha neler neler anlatacağım sana.

Dedemin Opel'i ve sarmaşıkları henüz sarınmamış demir kapı ile yeni mezun babam
Ben daha plan bile değilim. / 1960'lar



Bendeniz, balkon cini / 1973/4 olmalı


Ve işte betondan orta dilim / 1977 olmalı




23 Ağustos 2020 Pazar

ZAMANIN TUZU

 

Sıcak bir yaz günü gibi gevrek, tuzlu, kıçtan takma motorlu kayıkların her geçişinde, üstüne serildiğimiz beton platformun altına vuran, vurdukça yosun ve midyelerden gelen iyot rayihasını daha da genzime sokan bir gün gibi aklımda çocukluğum. Ne zaman elimi atsam, hafızamın hemen en el altındaki rafında. O zamanın duygusu, o yaşların tazeliği hemen sarıveriyor dünyayı.

Oysa ne öyle plajlarım kaldı ne de o çocuk çevikliğim. Yorulmak nedir bilmeden geçen yıllar, yaşlar, aslında çok uzakta. Takvim öyle diyor. Zamanı rakamlarla, sayılarla ölçmek hangi şapşalın işiyse artık… Oysa zaman rakam olmak şöyle dursun, çoğunlukla bir bulut. İçine alıveriyor insanı. Hangi zamanda yaşadığın, bulutun yükünün ne olduğuna bağlı. Her yaşın bulutu kendine göre. Herkesin bulutu özünce. Kimine bereket, kimine soğuk griler taşıyor.

Neyse… 

Seni bir geziye çıkaracağım bu blogla. Zamanda yolculuk edeceğiz. Mekânda da tabii. Takvimin ve haritanın ‘yurdum’ dediğim yerlerine gideceğiz. Gelsen iyi olur. Taptaze, dumanı tüten bir ekmek somunu gibi olacak çünkü gezimiz. Lezzeti başka hiçbir şeyde bulunmayan. Bir zamanlar bu şehirde nasıl hayatlar yaşanmış ne sefalar sürülmüş ne korkulardan titrenmiş ne kahkahalara yaşarmış gözler, capcanlı göreceksin.

Görmen lazım, mutlaka gitmemiz lazım oralara. Ben aval aval havalara bakarken yurdum çalındı çünkü ayaklarımın altından. Hep buradaydım sanırken bir serap gibi yitiverdi ait olduğum tüm biçimler, tüm sesler, tüm hisler. 

Bu gezi “vardık ulan, hayat böyle de vardı ve çok güzeldi” diyebilmem için şart. Yalnız gidersem dönemeyebilirim takvimin doğru sayfasına. Onun için seni de götürüyorum. İdare edeceksin artık. Belki sen de seversin, ha? 

Patsi ile / 1976

 

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...