5 Eylül 2020 Cumartesi

EVİN DERİNLİKLERİNDE – 2


Antrede işimiz bittiyse salona geçebiliriz. Burası kutsal bir mekân gibidir. Sadece yılbaşlarında ve önemli misafirler geldiğinde girilebilen, sobası her kış kurulup her yaz kaldırıldığında ancak iki, en fazla üç kere yanmış olan, salon – salamanje bir tapınak. Annemin başarı tapınağı.

Özellikle uzak akrabalar geldiğinde salonumuz gerçek bir saraya dönüşür. Bütün avizeler yakılır, ki her birinde en az onar ampul vardır. Halılar birer şaheser. Açılınca oval olan yuvarlak ve cevizden yemek masasının altındaki halı kırmızılı. Dediklerine göre makine halısı ama iyi kalite. Oturma kısmındaki lacivert üzerine çiçek desenli ikiz halılar ise el dokumasıymış. Anneanneme kayınvalidesinden hediye. Balkanları, Trakya’yı dolaşmış da bize kadar gelmiş bu halılar. Renklerini pek severdim. Muhtemelen laciverte tutkun olmam bu iki süslü halının marifeti.

Halıları bunca sevmeme rağmen onları katletmekten de geri durmamışım, öyle anlattılar. Dedemle çalı çırpı kestiğimiz ufacık baltamı alıp bu nadide parçaları delik deşik etmişim. Neden böyle yaptığımı sorduklarında “ormandan kışlık odun kesiyorum” demişim ama bence gerçek sebep bu değil. Asıl mesele başka. Annem halıları benden çok seviyor, her gün gidip saçaklarını tırnaklarıyla tarıyor, onlara sabunlu ılık sularla banyo yaptırıyor diyeydi bence. Halıları aradan çıkarırsam, saçaklı saçlarıma biraz daha anne ilgisi alabileceğimi düşünmüş olmalıyım. Her neyse. Üzülmesin diye hiçbir zaman söylemedim bunu. Artık nasılsa haberi olmaz.

Salonumuzun oturma kısmı balkona açılır. Aynen bizim odadaki gibi iki kanatlı yere kadar uzanan kocaman kapılar. Bunlar, bizim odadakilerden farklı olarak yaz – kış kapalıdır. Annem kirletiyoruz diye salonda oturmamıza ya da yemek yememize izin vermediği gibi balkondan salona onun deyimiyle “fırt zırt” girip çıkmamızı da istemez. Hatta kapıların önünde kocaman üçlü kanepe durur. Sırtını bahçeye dönerek oturmak için belki.

Salon daima soğuk olduğundan genellikle koşar adım geçip, yine buzlu camla kaplı kanatlı kocaman kapıdan koridora ulaştığım bir mekândan ibarettir benim için. Evin hafızamda en az yer tutan bölümüdür.

O yıllar, yani yurdum dediğim o zamanlar, temiz ve düzenli bir evin “hanımı” olmak, her evli kadın için bir tür mareşallik rütbesiydi. Salonun yasak bölge ilan edilmesi boşa değil. Benimki çalışan anne olduğu için marifet skalasının mutfak kısmından muaftı ama kadınların iyi birer aşçı olmaları da övünme kapısını açan meziyetlerdendi. Dolma, börek, aşure yapamasa da en azından bir kek pişirmesi şarttı. Kakaolu, içi iki renkli ve helezonlu olanlar en makbulü.

Bitti mi? Bitmez. Bakımlı olmayan, saç boyası ve oje dünyasına dalmayan kadın, itibar makamına oturamazdı. Ailenin maddi durumuna bakılmaksızın her anne saçını boyar, oje sürer, maskevari kalın bir makyaj yapardı. Annemin çalıştığı devlet kurumuna gittiğimde gördüğüm dokuz kadından sekizinin sarışın olmasını başka türlü açıklayamamıştım. Koyu renk saçlı teyzeler de zaten saçlarını ya kızıla ya da kendi rengine boyayanlardı. Hepsi de gözlerinin etrafını kalemle kapkara boyar, gözkapaklarının üzerine simli, parıltılı şeyler sürerdi. Kocaman küpeler, krepe saçlar, mini etek, mantar topuk sandalet, mevsime göre beyaz uzun çizme, daracık ve muhakkak renkli, desenli bir bluz… Hey gidi!

Hazır laf yemek ve süsten açıldı, hemen mutfağı ve banyoyu göstereyim sana. Koridorda sola doğru ilerleyince sağ kolda, bahçe tarafında mutfak. Mutfak kapısının tam karşısında merdiven altı var. İçindeki iki koca keramik küp, evin içme suyunu saklıyor. Evet, ta o zamanda bile musluktan içmek pek tercih edilmezdi. Çünkü Anadolu yakasında şebeke suyu ya kesif bir klor kokusuyla akar ya da hafifçe kahveye çalan bir bulanıklıkta. Ayrıca iki günün başı bir yerde ya boru yahut künk patlar, sular kesilir. Bu yüzden evde temiz su bulundurmak şart.

Dedemin steyşın Opel’iyle su almaya uzak bir yere gittiğimizi hatırlıyorum. Arabanın bagajındaki kocaman beyaz plastik bidonları tıngırdata tıngırdata giderdik. Bir saatten fazla sürerdi bu “suya gidiş” ve yolculuğun uzunca bir kısmı ormanın içinde geçerdi. Önce mahalleler arasından kıvrıla kıvrıla sağ – sol yapılır ve sonunda Ankara asfaltına çıkılır. Şimdi D100 diyorlar. Bir yerlerden daha da kuzeye çevirir dedem arabanın burnunu. İşte böylece ağaçların arasında gitmeye başlarız. Git git bitmez bir yol ama çok huzurlu. Camı açıp ağaçları koklamayı bu yolda öğrenmiş olmalıyım. Sonunda ormanın orta yerinde zıpçıktı bir meydanlığa varılır. Ortada arkası mermer, kocaman bir çeşme. İki musluk önde, iki musluk arkada. Daima etrafında birileri olur. Herkes getirdiği kova, bidon ve sairi suyla doldurma gailesinde. Biz de suyumuzu alır, yine orman ardındaki evimize döneriz.

O meşhur çeşme, ben büyürken kayboldu hayatımızdan. Ufacıkken tanıştığım ve orman gezmelerini borçlu olduğum güzelim çeşmenin yerini yeniden keşfettiğimde kırklı yaşlarımdaydım. Eşimi, çalıştığı üniversiteden almaya gitmişim. Kayışdağı eteklerindeki kampusun nizamiye kapısına yanaştım, arabayı kenara çekip eşimi aradım. Bekle orada, uygun bir yerde dedi. Ben shuttle ile gelirim. Yoğun araç ve yolcu trafiğinden korunaklı bir yer bakındım, otobüs durağının arkasını gözüme kestirdim. Tam park edip kafamı kaldırdım ki ne göreyim? Benim çeşmem! Peki ya Ankara asfaltından buraya uzanan o güzelim ormanlar nerede?

Söylemiş miydim, benim memleketimi çaldılar. Ormanları da dahil. Bir de çeşmemin ardına koca üniversite dikmişler utanmadan. Zamanımın heybetli çeşmesi otobüs durağının arkasında, kamburu çıkmış bir dede şimdi.

Bir vesileyle girebildiğim meşhur salonda - 1977 olmalı


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...