5 Eylül 2020 Cumartesi

EVİN DERİNLİKLERİNDE – 1



Sana da oluyor mu öyle? Hani küçükken yaşadığın yer kocamandır da yıllar sonra bir yetişkin olarak aynı eve, aynı okula, aynı komşu teyzelere gittiğinde her şeyin hatırladığından ne kadar küçük olduğunu fark edersin. Mezun olduğun ilkokul hala duruyorsa mesela, şanslıysan benden farklı olarak, bir git de gör. Kocaman bir balinanın karnında dolaşıyor hissi veren o koridorlar, nasıl da fare deliğine dönüşmüş sen büyüyünce. Yahut ninenlerin köydeki evi. Nasıl da hobbit evi gibi minnacıkmış meğer.

Benim köyüm yok biliyor musun… Üstelik içine doğduğum şehri, görgüsüyle büyüdüğüm kültürü çaldılar. Ciddiyim! Nasıl oldu anlamadım. Kulağıma fısıldanan “çalış, oku, meslek sahibi ol, güçlü ol, özgür ol, birey ol” şu ol bu ol komutlarını birer birer yerine getirmek için çırpınırken ben, bir de baktım neredeyse yabancı bir ülkede, hiç tanımadığım insanların arasında kalmışım. Alıştığım, ellerinde büyüdüğüm nazik, onurlu, merhametli insanlar kayboluvermiş. Her şeyi kendine hak, başkasına suç sayan, arsız ve kültürsüz bir bağırganlar dünyasına düşüvermişim.

Sanırım insanın zihni yahut eskilerin tabiriyle gönül gözü, bir çocuklukta açık oluyor bir de yaşlılıkta. İkisi arasında geçen yıllar körlük dönemi. Hayatın geniş açı fotoğrafını göremiyorsun yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarında. Panoramik bakabilmek, geniş açıya geçebilmek için debelenmemen lazım. Uykunu almalısın mesela. Üç saat, dört saat uyku baygınlıktan farklı değil. Bir aile kurmak, bir yuva sahibi olmak, bir işe ve kariyere ismini yazmak, bunda “iyi” sayılmak için farz, yorgunluk. Var olma mücadelesiyle debelenirken hayatı gözlemlemeye vakit de kalmıyor mecal de.

Sonra yaş kemâle erdiğinde yavaşlıyorsun. Her sene bir tık daha. Çocukken kısacık adımlarınla kat edemezdin ya dünyayı, olgunluk çağında da gücün koşmaya yetmediği için o eski, o tanıdık tempoya dönüyorsun. Uçakla seyahat etmek ile trenle seyahat etmek arasındaki fark gibi. Geçtiğin yoldaki her bir eve azıcık da olsa bakabilmek, yol boyu dizilmiş ağaçları tek tek fark edebilmek…

İşte bu yüzden evlerimiz, okullarımız bence asıl çocukken gördüğümüz büyüklüktedir. Her ev dipsiz bir mağaraya benzer. Yabancıların hiç görmediği kuytuları, saçak altları, dehlizleri vardır. Evin neresinde ağlanır, nerede küsülür, nerede tavır konulur, bunları ancak o evde yaşayanlar bilir. En çok da çocuklar. Boyları küçük olduğu için değil, bu türden aile sırlarını en çok onlar bildikleri için evlerini büyük, kocaman, devasa görürler. Yabancısı için iki oda bir salondan ibaret eve, çocuğun gözünden neler sığar.

Bizim koridor mesela. Kimsenin göremediği kadar büyüktür aslında. Altı yaşımdayken görmüştüm, nasıl da anakonda gövdesi gibi geniş ve uzun olduğunu. Gel bak, anlatayım.

Zaten geçen bölümde bahçede epey dolandık. Artık sonbahar geliyor. Eve girelim de üşütmeyelim. Sobayı yakmıştır anneanneciğim. İçinden kızanım hasta olmasın akşam serinliğinde demiştir. Adım gibi eminim.

Madem mevsim yaz değil, o zaman balkon kapısı kesinlikle kapalıdır. Önce bunu bilmeli, balkondan kestirme yapayım da hemen eve dalayım dememelisin. Balkonun önünden geç, sağa dön. Balkonun orijinal girişi olan tarafa geçmen lazım. Bitişik komşu ile dargın olduğu için annem, o girişin demir ve brandayla sıkı sıkı kapatıldığını göreceksin. Ses etme. Anneler arası dünya savaşlarına dahil olmayı istemezsin.

İşte karşında o güzelim taştan beş basamak. Çıktın mı? Tamam. 

Tahtadan yatay dilimler şeklinde yapılmış kapımızı açınca annemin adına “antre” dediği yere vardın demektir. Hepimiz buraya “ayakkabılık” diyoruz ama olsun. Antre iki metrekarecik küçük bir alan. Bitişik komşu tarafına bakan, üstten açılabilen ama asla açık durduğunu görmediğim vasistas bir penceresi var. Buzlu camdan. Işığı geçiriyor ama mahremiyeti de koruyor. Bence süper bir buluş. Tek sakıncası sil sil temizlenmemesi. Tırtıklı tarafı dışarıda olduğu ve çamurlu yağmurlarda kirlendiği için daima pistir bu pencere. Annem her hafta sonu bir yarım saat içeriden bu camı siler. Fakat hiç tatmin olmaz yaptığı temizlikten. Dıştan silemediği için arındıramadığını söyler. Babama seslenir, onun dışarı bir tabure çıkarıp, üstüne çıkıp silmesini ister. Babam daima reddetmiştir onun bu istediğini. Kibarca ama… Kaçarak mesela, ortadan kaybolarak.

Anneannemin tabureye tırmanması yasak. Tansiyonu var çünkü. Düşerse fena. Gerçi o gizi gizli siler tırtıklı buzlu camı ve etrafındaki macunları katılaşmış tahta çerçeveyi. “Anana ben sildim dersin, e mi kızanım” diye tembihler beni. Hatırladığım ilk gizli bilgi bu olsa gerektir. Zaten yedi sekiz yaşından itibaren ben silmeye başlarım sahiden de. Böylece çok özlediğim komşu kızını, belki iki laf eder, yeniden ve annelerimizden gizlice arkadaşlık etmeye başlarız diye gözlerim.

O camın neden devamlı silinmesi gerektiğini de iki kadının yıllarca dinmeyen ve önceki dostluklarını unutturacak kadar ağır öfkesini de hiçbir zaman sorgulamadım. Doğrusu aklıma gelmedi. Uslu çocuk olmakla çok meşguldüm.

Sonradan brandayla kapatılan ve komşu eve bakan balkon girişinde - 1973 olmalı


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...