Sana da oluyor mu öyle? Hani küçükken yaşadığın yer
kocamandır da yıllar sonra bir yetişkin olarak aynı eve, aynı okula, aynı komşu
teyzelere gittiğinde her şeyin hatırladığından ne kadar küçük olduğunu fark edersin.
Mezun olduğun ilkokul hala duruyorsa mesela, şanslıysan benden farklı olarak,
bir git de gör. Kocaman bir balinanın karnında dolaşıyor hissi veren o koridorlar,
nasıl da fare deliğine dönüşmüş sen büyüyünce. Yahut ninenlerin köydeki evi.
Nasıl da hobbit evi gibi minnacıkmış meğer.
Benim köyüm yok biliyor musun… Üstelik içine doğduğum şehri,
görgüsüyle büyüdüğüm kültürü çaldılar. Ciddiyim! Nasıl oldu anlamadım. Kulağıma
fısıldanan “çalış, oku, meslek sahibi ol, güçlü ol, özgür ol, birey ol” şu ol bu
ol komutlarını birer birer yerine getirmek için çırpınırken ben, bir de baktım
neredeyse yabancı bir ülkede, hiç tanımadığım insanların arasında kalmışım.
Alıştığım, ellerinde büyüdüğüm nazik, onurlu, merhametli insanlar
kayboluvermiş. Her şeyi kendine hak, başkasına suç sayan, arsız ve kültürsüz bir
bağırganlar dünyasına düşüvermişim.
Sanırım insanın zihni yahut eskilerin tabiriyle
gönül gözü, bir çocuklukta açık oluyor bir de yaşlılıkta. İkisi arasında geçen
yıllar körlük dönemi. Hayatın geniş açı fotoğrafını göremiyorsun yirmili,
otuzlu, kırklı yaşlarında. Panoramik bakabilmek, geniş açıya geçebilmek için
debelenmemen lazım. Uykunu almalısın mesela. Üç saat, dört saat uyku
baygınlıktan farklı değil. Bir aile kurmak, bir yuva sahibi olmak, bir işe ve kariyere
ismini yazmak, bunda “iyi” sayılmak için farz, yorgunluk. Var olma
mücadelesiyle debelenirken hayatı gözlemlemeye vakit de kalmıyor mecal de.
Sonra yaş kemâle erdiğinde yavaşlıyorsun. Her sene
bir tık daha. Çocukken kısacık adımlarınla kat edemezdin ya dünyayı, olgunluk
çağında da gücün koşmaya yetmediği için o eski, o tanıdık tempoya dönüyorsun.
Uçakla seyahat etmek ile trenle seyahat etmek arasındaki fark gibi. Geçtiğin
yoldaki her bir eve azıcık da olsa bakabilmek, yol boyu dizilmiş ağaçları tek
tek fark edebilmek…
İşte bu yüzden evlerimiz, okullarımız bence asıl çocukken
gördüğümüz büyüklüktedir. Her ev dipsiz bir mağaraya benzer. Yabancıların hiç
görmediği kuytuları, saçak altları, dehlizleri vardır. Evin neresinde ağlanır,
nerede küsülür, nerede tavır konulur, bunları ancak o evde yaşayanlar bilir. En
çok da çocuklar. Boyları küçük olduğu için değil, bu türden aile sırlarını en
çok onlar bildikleri için evlerini büyük, kocaman, devasa görürler. Yabancısı
için iki oda bir salondan ibaret eve, çocuğun gözünden neler sığar.
Bizim koridor mesela. Kimsenin göremediği kadar büyüktür
aslında. Altı yaşımdayken görmüştüm, nasıl da anakonda gövdesi gibi geniş ve
uzun olduğunu. Gel bak, anlatayım.
Zaten geçen bölümde bahçede epey dolandık. Artık sonbahar
geliyor. Eve girelim de üşütmeyelim. Sobayı yakmıştır anneanneciğim. İçinden kızanım
hasta olmasın akşam serinliğinde demiştir. Adım gibi eminim.
Madem mevsim yaz değil, o zaman balkon kapısı kesinlikle
kapalıdır. Önce bunu bilmeli, balkondan kestirme yapayım da hemen eve dalayım
dememelisin. Balkonun önünden geç, sağa dön. Balkonun orijinal girişi olan
tarafa geçmen lazım. Bitişik komşu ile dargın olduğu için annem, o girişin
demir ve brandayla sıkı sıkı kapatıldığını göreceksin. Ses etme. Anneler arası
dünya savaşlarına dahil olmayı istemezsin.
İşte karşında o güzelim taştan beş basamak. Çıktın mı?
Tamam.
Tahtadan yatay dilimler şeklinde yapılmış kapımızı açınca annemin adına
“antre” dediği yere vardın demektir. Hepimiz buraya “ayakkabılık” diyoruz ama
olsun. Antre iki metrekarecik küçük bir alan. Bitişik komşu tarafına bakan,
üstten açılabilen ama asla açık durduğunu görmediğim vasistas bir penceresi
var. Buzlu camdan. Işığı geçiriyor ama mahremiyeti de koruyor. Bence süper bir
buluş. Tek sakıncası sil sil temizlenmemesi. Tırtıklı tarafı dışarıda olduğu ve
çamurlu yağmurlarda kirlendiği için daima pistir bu pencere. Annem her hafta
sonu bir yarım saat içeriden bu camı siler. Fakat hiç tatmin olmaz yaptığı
temizlikten. Dıştan silemediği için arındıramadığını söyler. Babama seslenir,
onun dışarı bir tabure çıkarıp, üstüne çıkıp silmesini ister. Babam daima
reddetmiştir onun bu istediğini. Kibarca ama… Kaçarak mesela, ortadan
kaybolarak.
Anneannemin tabureye tırmanması yasak. Tansiyonu var çünkü. Düşerse fena. Gerçi o gizi gizli siler tırtıklı buzlu camı ve etrafındaki macunları katılaşmış tahta çerçeveyi. “Anana ben sildim dersin, e mi kızanım” diye tembihler beni. Hatırladığım ilk gizli bilgi bu olsa gerektir. Zaten yedi sekiz yaşından itibaren ben silmeye başlarım sahiden de. Böylece çok özlediğim komşu kızını, belki iki laf eder, yeniden ve annelerimizden gizlice arkadaşlık etmeye başlarız diye gözlerim.
O camın neden devamlı silinmesi gerektiğini de iki kadının yıllarca dinmeyen ve önceki dostluklarını unutturacak kadar ağır öfkesini de hiçbir zaman sorgulamadım. Doğrusu aklıma gelmedi. Uslu çocuk olmakla çok meşguldüm.
Anneannemin tabureye tırmanması yasak. Tansiyonu var çünkü. Düşerse fena. Gerçi o gizi gizli siler tırtıklı buzlu camı ve etrafındaki macunları katılaşmış tahta çerçeveyi. “Anana ben sildim dersin, e mi kızanım” diye tembihler beni. Hatırladığım ilk gizli bilgi bu olsa gerektir. Zaten yedi sekiz yaşından itibaren ben silmeye başlarım sahiden de. Böylece çok özlediğim komşu kızını, belki iki laf eder, yeniden ve annelerimizden gizlice arkadaşlık etmeye başlarız diye gözlerim.
O camın neden devamlı silinmesi gerektiğini de iki kadının yıllarca dinmeyen ve önceki dostluklarını unutturacak kadar ağır öfkesini de hiçbir zaman sorgulamadım. Doğrusu aklıma gelmedi. Uslu çocuk olmakla çok meşguldüm.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder