İlkokul üç ya da dörtte olmam lazım. Mevsim kış. Şimdiki gibi yalancı değil kışlar, adamakıllı soğuk yapıyor. Kalın boğazlı kazaklar, yün çoraplar, rengârenk örme hırkalar zamanı. Şubat tatilinde olmalıyım. Yoksa Şişli’de ne işim var?
Şu tipime bak, büyümüş de küçülmüş. Fistolu kaşmir elbise falan…
Bu kadar muntazamlığın nedeni, yılın cici kızı oynadığım zamanında
olmamız. Babaannemlerdeyim. Şimdi kolaysa elin yüzün leş gibi, saç baş bir
tarafta, anneannemin korkuluk yerine tercih ettiği deyimiyle “tarla cadısı”
gibi dolan. İmkânı yok! Güzin Hanım yakar çıranı.
İşte bak, babaannemle ORKO’dan dönüyoruz. Ordu yardımlaşma
kooperatifi miydi, neydi adı bilemedim şimdi. Süper ucuz fiyata temel alışverişi
yapabileceğin market gibi, depo gibi bir yer. İçerisi daima sabun kokar. Herkese
açık değil ama dedem albay olduğu için girebiliyoruz. Ayda bir toplu alışverişin
tek adresi babaannem için. Hem hesaplı hem de çeşit bol, bakkal gibi değil.
Tekerlekli çuvala benzeyen alışveriş arabaları da yeni çıkmış.
Çekçek deniyor. Bizimki kapmış hemen bir tane, koyu gri üzerine kırmızı ekoseli.
Yaşlandı tabii, file taşıması zor geliyor. Kıyamam. Lakin bu çekçek denen
mereti kim tasarladıysa, tanımak isterdim doğrusu. İki çift lafım var
kendisine. Kardeşim, sen bu ön ayaklara teker takmayı akıl ettin de arka
ayakların başı kel miydi affedersin? Yürütmek için kırk beş derece öne
yatırılan çekçek kaç kilo yük bindiriyor elime, hiç haberin oldu mu acaba? Haydi
sen denemedin, akıl da edemedin anlarım. Fakat ileride aynı kadük mantıkla valiz
tasarlayan çırağın da mı bu derece ahmaktı? Sözümona icatlarınız ağır taşımayı
kolaylaştıracaktı. Hani, nerede? Neyse…
Babaannemle Kâzım Orbay caddesinin bir ucundaki Emek
apartmanından ta Kurtuluş sapağına, ORKO’ya kadar yürüyüp arabayı erzakla
doldurmuşuz. Pirinç, fasulye, nohut, un, galeta unu, mercimek, makarna dolu
araba nasıl da ağır. İçimden eşek ölüsü gibi diye düşünüyorum. Ağırlığı hissetmemek
için, dibinden geçtiğimiz gayrimüslim mezarlığının yüksek duvarını oluşturan yüzlerce
yıllık taşları sayıyorum. Zira hem babaanneme yardım olsun hem de göze gireyim diye
ara ara ben çekiyorum arabayı. Demir Leydi’me yaranmak için bamya bile yemişim,
biraz ağırlık taşısam ne olur.
Yalnız bu eşek meselesi ileride nedense ikide bir karşıma
çıkacak. Boy attıkça küçülen kıyafetlerime bakan aile efradı “eşek büyüdü semer
küçüldü” diye damarıma basacak mesela. Yahut daha da büyüdüğümde okul yolunda
peşimize takılan serseriler “kızlar sizin babanız şekerci mi, niye böyle
tatlısınız” diye laf attığında dönüp “hayır semerci, sizin gibi eşeklere semer
dikiyor” diyeceğiz… Özetle, eşek mühim.
***
Mevcut kaldırım taşlarını söküp yerine aynısının lacivertini
döşeyerek para kırma ideolojisi henüz resmiyet kazanmadığından, Bomonti’nin
kaldırımları eski ama jilet gibi düzgün. Takılmadan, tökezlemeden gidiyor, yağ
gibi akıyor çekçek. Kalabalık da değil öyle. Araba desen tek tük. Tabanvayla yarım
saat git, bir o kadar dön kilometre yolda, ancak iki üç hanıma denk gelip
ayaküstü laflıyor babaannem. Benim için bulunmaz fırsat. Dikkatle izliyor,
inceliyorum onları. Ta o yaşlardan beri her şeyi deli gibi merak ediyorum
çünkü. Lüzumlu lüzumsuz fark etmez. İlla bilmem lazım… Neyse.
Yaşları elli – altmışlarında gibi görünen bu Şişli’li teyzelerin
hepsi muntazam giyimli bir defa. Saçlar mizanpli, ipekli bluzların altında, dizkapağının
yarım parmak ötesine uzanan etekler gayet ütülü; siyah, gri veya devetüyü
mantoların yakasında muhakkak bir broş. Kiminin kolunda, kiminin eline pahalı
olduğu her halinden belli zarif deri çantalar. Diğer elde ufacık bir file. İçinde
iki yüz elli gram beyaz peynir, yarım kilo et, beş dilim füme somon, bir muz ve
ikişer elma ile portakal ve yarım ekmek. Taşıyabilecekleri kadar aldıklarını
düşündürüyor. Belki ödeyebilecekleri kadar alıyorlar.
Bu ojesi, ruju, ipek fuları yerli yerinde hanımefendiler
koskocaman apartman dairelerinde genellikle bir başlarına yaşıyorlar. Güzin Hanımın
komşu ziyaretlerinden biliyorum. Yakalarındaki broşların ellide biri etmiyor aylık
gelirleri. Bir vakit zenginmişler besbelli. Şimdi geride kalmış o günler. Çocukları
okutup evlendirmiş, beyleri de emri hak vacip olunca defnetmiş yaslı dullardan
ziyade; yaldız dekorlu, şık, minik biblolara benzetiyorum onları. Tamam, benim
boyum yaşıtlarıma nazaran biraz kazulet ama altmış yaşında kadınların ilkokul
çocuğundan kısa olması da normal addedilemez herhalde, değil mi?
Zihnimdeki “medeni Şişli” imgesinde bugüne kadar canlı kalan
bu hanımlar hakkında uzun uzun düşünmeler yapacağım büyürken. Genç, mevki ve
kudret sahibi adamların “zarif eşi” olarak yerleştikleri o devasa apartman
dairelerinde böyle yalnız kalmaları ve gitgide ufalmaları canımı acıtıyor çünkü.
Vaktiyle altın mürekkeple yazılan hikayeleri jiletle kazınmakta sanki, silinip
gitmeleri an meselesi…
Cinsiyetimin ve bu topraklarda kadın taifesine biçilen kaderin
idrakine ermeye başladığım yaştan itibaren kendime söz veriyorum: Onlar gibi
olmayacağım. Zamanın bir yerinde böyle tutsak kalmayacak, kendimde ve hayatta
cereyan eden değişime gözümü kocaman açacağım. Başımı eğip önüme önüme değil,
karşıya bakacağım dimdik. Şartlar değiştikçe ben de düzenimi değiştireceğim. Etraf
ne der prangasına teslim olmak yok. Eteklerim uzamayacak. Yaşlandım, küçüldümse
giysilerim de küçülecek, evim de. Bir imajın, devri dolmuş bir itibarın içini
doldurmak uğruna silinip gitmeyeceğim. Hayatın her bir gününü, hakkını vere vere
yaşayacağım. İşte o kadar.
***
Böyle bir günde gördüm onu, semeriyle bütünleşmiş eşeği. ORKO
dönüşü bizim apartmanın tarafındaki kaldırımdan ağır ağır ilerlerken, az ötede
biriken kalabalığı fark edip şaşırdık. Önce çekçek durdu, sonra babaannem. Bir iki
adım ilerleyince ben de zınk diye durdum mecburen. Fena bir şey olmuş belli ama
kalabalıktan tam göremiyorum. Babaannem “uzak dur kızım” deyince karşı kaldırıma
geçip, kalabalığın etrafından dolanarak eve ulaştık.
Üçüncü kattaki dairemize çıkar çıkmaz cama koştum. Aman bir
de ne göreyim, facia! Meğer bitişik apartmanın beşinci katında camları silen temizlikçi
teyzenin ayağı kaymış, düşmüş aşağı. Binanın altındaki bakkala, mandıradan süt
getiren köylünün eşeği de tesadüf tam orada. Maslak o zamanlar bildiğin köy. Mandıralar
var. Köylü oradan geliyor. Uzatmayalım, temizlikçi kadın koca gövdesiyle eşeğin
beline, ecel olup inmiş. Zavallı hayvancık oracıkta can vermiş. Semeriyle bütünleşmiş
adeta, yamyassı olmuş gövdesi. Kadın sağlam ama, bir şey olmamış. Kısmet mi
dersin, kader mi…
Neyse ki benim cici sayfiyemde böyle kaderler yaşanmaz. Herkes
kendi evini temizler bir defa, eve iş gördürmeye birini çağırmak utanılacak
şeydir. Üstelik sayfiyemizde hemen bütün evler iki – üç katlıdır, düşsen de hiçbir
eşeği öldüremezsin. O hadisenden sonra bir daha asla içinde ağırlıkla eşeğin bir
arada geçtiği cümleler kurmadım zaten.
Süt satmaya zengin muhite gelen sahibini ta Maslak köyünden sırtında taşıyan sevgili kadersiz eşek. Mekânın cennet olsun. Çok üzüldüm, çok ağladım sana, bilesin.