İlk yazıda söylemiştim: Seni bir geziye çıkaracağım. Zamanda
yolculuk edecek, yıllar öncesine gideceğiz. Zaman çoğunlukla bir bulut bana
kalırsa. İçine alıveriyor insanı. Kimine bereket, kimine soğuk griler taşıyor. Bir
zamanlar bu şehirde nasıl hayatlar yaşanmış ne sefalar sürülmüş ne korkulardan
titrenmiş ne kahkahalara yaşarmış gözler, capcanlı göreceksin demiştim.
İşte bu defa bahçenin en kahkahalı ve en gözü yaşlı
köşelerini göstereceğim sana. Zamanın o müphem bulutu başımı her sardığında
bahçemden ibaret o güzelim dünyaya geri gidiyorum çünkü. Gel, bak! İşte o
meşhur kayısı ağacım.
Bahçenin üç uzun dilimden oluşan bir pastaya benzediğini,
orta dilimin beton olduğunu ve yaz aylarında dedemin meşhur steyşın Opel’ine ev
sahipliği yaptığını biliyorsun. Evden bakınca bahçenin sol doğa dilimindeki
kanadı kırık mürdümü de. Hüsmen Aga’nın son gününe kadar unutamadığı ağacı.
Şimdi yine aynı dilimdeyiz ama bu defa mürdümü geçiyor, dış
duvara yakın elma ağacına ve onun hemen önündeki yakışıklı mavi çama birer
selam çakıyoruz. Bak, alacalı kırmızı yaz elmaları. Kopar ye bir tane. Sulu
sulu, daima tatlı ve incecik kabukludur, bildiğin elmalara benzemez. Aman
çeşmede yıka ama. Dedem bütün meyve ağaçlarını ilaçladı. Üzerindeki beyaz küllü
lekeler ondan. Ha, ilaç dedimse, kireç alt tarafı canım. Ağaca parazit
dadanmasın diye. Yoksa elma müptelası kargalara veya çocuklara bir şey yapmaz.
Yine de yıka ama sen. Neme lazım. Karasinek taifesinin gizli planlarına
takılmayalım.
Bu karasinek denen müptezeller az kalsın anneannemi alacaktı
benden, biliyor musun? Bir gün bahçede oturuyoruz anneannemle, ben salıncakta
(kayısının kulakları çınlasın) o da lata lata ahşap ve açık mavi boyası epeyce
kabarıp dökülmüş, yuvarlak tahta masamıza çektiği kolçaklı tahta sandalyede.
Sandalye de anneannemden yaşlı ha! Her ayağı başka uzunlukta. Toprak zemine
hafifçe saplamazsan tıngır tıngır sallanır. Aslında şık bir parça imiş
gençliğinde. İyi bir marangozun elinden çıkmış. Arkası mükemmel bir C çizerek
sırtı kavrar, oturağı ince ve kavisli. Totonu acıtmaz hiç.
Neyse. İşte o akşamüstü elma yiyoruz. Anneannem elmaları
güzelce yıkamış, dilim dilim soyup salıncakta yatan bana, yanına yaklaştıkça
besliyor. İçtenlikle sevildiğimi bildiğim tek yer onun yanı. Birazcık
şımarıyorum galiba bu sebepten. Salıncakta yatarken düşüncelere, düşlere
dalıyorum. Durmadan aklıma takılanları soruyorum ona: Anneanne, kuşlar nasıl
uçabiliyor? Anneanne gökyüzü neden mavi? Anneanne annem neden beni bırakıp
gidiyor? Basit gelenlere lalettayin cevaplar veriyor, sorular zorlaşınca
“kızanım, ahiret suali sordun yeter” diye frene basıyor. Salıncak ona
yaklaştığında işte böyle yeter demişse bana, gönlünü almak için ağzımdaki
dilimi hızlıca yuvarlıyor, sonra hemen yavru kuş gibi ağzımı açıp “eeee”
diyorum. Dişli gagamdan içeri her dilim elmayı sokarken yüzü mutlulukla
aydınlanıyor. Bebesini besleyen anaların huzuru…
Bir akşam, yine böyle bir elma partisinin ardından anneannem
çok hasta oldu. Ateşi 40’lara çıktı. Kendini bilmez gibi yataklara düştü. O
zaman tabii ambulans, vasıta falan yok. Bizim oralar kuş uçmaz, kervan geçmez
uzak bir sayfiye semti. Babam koştu, arabalı bir komşuyu seferber etti.
Anneannemi arka koltuğa yatırdılar. Dizlerini
karnına çekti mecburen. Anneannem
arabalara yatay şekilde sığmayacak kadar uzun boyluydu çünkü.
Birkaç gün sonra en az on – on beş kilo vermiş olarak eve
döndüğünde anneannemi tanıyamayacaktım neredeyse. Yüzü kaşık kadar kalmış.
Boynu kırış kırış olmuş. Elbisesi üstünden akıyor. Halsiz ve ağrılı olduğu
besbelli. Ama yine de beni görür görmez çömeldi, romatizmadan yamulmuş
bileklerini kollayarak kucakladığı gibi bağrına bastı, öptü kokladı. Boynumdan
koca bir oh çekip “Çok özledim seni kızanım” dedi. Özleştiğimizden çok
ağlaştık.
Tifo olmuş benim güzel yüzlü, komikçi anneanneciğim. Her
fırsatta söz oyunlarıyla beni güldüren o görkemli kadın, bu yüzden incecik
kalmış. Birkaç gün dizinden, kucağından kaldırmadım kafamı. Mekanize sorularla
anlamaya çalıştım. Tifo nedir, neden olur. Sonunda çözdüm: Karasinek denen
müptezellerin işiymiş. Soyulmuş, mis kokulu elmayı görünce pis yumurtalarını
bırakıvermişler. Sinek yumurtası da insan vücuduna girince işte böyle hastalık
yaparmış. Dedem bu hadiseden sonra kireci bıraktı, kimyasal ilaca geçti. Ben de
bir daha yıkamadan ve soymadan hiçbir meyveyi ağzıma sokmadım. Soymuşsam da
asla üstü açık, ortada bırakmadım. Oysa on on beş dakikalığına içi geçmişti
anneannemin. Ya da belki biraz fazla. Ben de uyuyakalmışım salıncakta. İşte tam
o ara akılsız karasinekler yumurtlamış elmalarımızın üstüne. Anneannem günlerce
sayıkladı: Bereket kızana yedirmedim…
Kaplumbağaları örnek alsa ya aptal karasinekler. Onlar
kimseyi hasta etmeyecek yerlere bırakıyor yumurtalarını. Yazın sonuna doğru
mavi çamın arkasındaki, sarmaşıkla örtülü çukurcukların içinde bulmuşumdur
kaplumbağa yumurtalarını, kim bilir kaç kere. Hatta bir gece evden kaçıp ufacık
pilli fenerimle başlarında nöbet tutmuştum. Gün ışımadan kırdı velet tospikler
kabukları, birer ikişer çıktılar. Öyle heyecanlıydı ki. Her çocuğun en az bir
kere kaplumbağanın yumurtadan çıkışını izlemesini tavsiye ederim.
Fakat mavi çam çok çekti benden. Evrimin başında, maymun
olduğum yıllarda, ki 5-9 yaşlarıma tekabül ediyor, illa çıkmaya çalıştım mavi
çama. Kızım çam ağacına çıkılmaz, gözünü çizeceksin, düşüp bir yerini kıracaksın,
etme eyleme haykırışlarına sağır kafam, muhakkak o çamın tepesini görmem
gerektiğine hükmetmişti. Defalarca denedim. Dallarını eğdim ve evet utanarak
itiraf edeyim ki, bazı dalların çatlamasına hatta kırılıp önce sarıya sonra
koyu ölüm kahvesi renklere bürünmesine sebep oldum. Üzgünüm.
Elmayı, mavi çamı ve kaplumbağa çukurlarını geçince karşımıza
çıkar, kayısı ağacı. Bir dalı bana özel gelişmiş adeta. Bahçeye doğru uzanıyor.
Oysa ağaç dalı dediğin göğe doğru büyür, değil mi? Bu dal hem kalın ve güçlü
hem de gövdeden yana doğru, yerle 90 derece açı yaparak büyümüş, iyi mi. Tam bir
salıncaklık mesafe böyle yana yana, sonra yine göğe doğru bir dal. Hayatımın ilk
kankası.
Kahvaltı muharebesi bitip, ağzıma zorla tıkılmış o son lokmayı
çiğnerken daha, koşup kayısı ağacımın dalına asılı salıncağıma binerdim. Saatlerce
sallanır, şekilden şekle girer, dünyadan ve gerçek meselelerden uzağa, daha
yükseğe ve daha da yükseğe çıkardım. Derken hızla büyüdüm. Ayaklarım yere
değmeye başladı. Salıncak çaresiz kalınca söküldü. Ben de kollarım ve
ayaklarımla dalıma asılıp, sırtım toprak zemine, yüzüm yapraklar arasından gözümü
yaşartan güneşe çevrili sallanmayı icat ettim. Bu yeni metotla birkaç sene daha
maymun kalabilmiştim.
Bahçemizin sol diliminde, eve en yakın noktada çeşme
bulunur. Onun ardında da üzeri eternetle kaplı taşlık. Çeşmenin uzun hortumuyla
baştan aşağı ıslattığımda kendimi, bir yerden bir terlik muhakkak gelir bir
yerime yapışır. Demek hafta sonudur ve annem evdedir. Kendisini bütün hafta
göremediğimden olsa gerek, bütün zamanını bana ayırması için olmadık hergelelik
yaparım. En ütülü, en cicili şeyleri giyip hortumu kafama tutmak bunlardan
yalnızca biri. Uslu bir çocuğum aslında. Bunları yaramazlık olsun diye
yapmıyorum. Tek derdim annem tarafından sevilmek.
Eternetin kıvrımlı gri çatısı altında dedemin kayığı durur bütün
kış. Tam da gündüz oturma odası, gece anneannemle benim yatak odamız olan
sobalı odanın camı önünde. Vakitsiz zilli kediler kayığın brandasından içeri
sızıp yavrularlar. Üşümesinler, ölmesinler diye çırpınan biri var nasılsa. Mevsim
yazmış, zehir gibi poyrazın nefes dondurduğu kışmış, umurlarında mı!
Yeni doğmuş kedilerin ağzı çikolata kokar biliyor musun? Gözleri
açılana kadar böyledir. Bir de anne kediler sadece benim yavrulara yaklaşmama izin
verir. Yüzlerce bebek kedi elledim, bir defa bile anneleri terk etmedi. Bir yanımın
kedi geni taşıdığına o yaşlarda kani oldum. Anneleri az haşlanmış kıyma, lop
yumurta sarısı ve biraz ekmekten oluşan mamayla beslerdim. Anneannem hazırlar
verirdi. Her gün, bir kap sulu süt bir kap mama götürürdüm valide sultanlara. Sıskacık
kalmasınlar diye. Bir de battaniye şart. Yoksa üşürler. O zamanlar kışları sert
geçerdi. Kazaksız, kabansız bahçeye çıkmak ne mümkün. Bir sene, lisedeyken ben
on beş gün kar tatili olmuştu. O derece. Biri altımızdaki ocağı kısık ateşte
yakıyor gibi gitgide ısınıyoruz. Neredeyse yirmi yıldır ciddi bir kazak
giymedim kışları. Oysa bulutun o parlak yıllarında kilotlu çorap üstüne şoset
yün çorap giymeden okula gidemezdik.
Haydi, büyük bir değişiklik yapalım ve bahçenin evden
bakılınca sağ dilimine geçelim. Âdet olduğu üzere önce kapı tarafı: Bir
metrelik beton duvarın dibinden başlayıp, ta eve kadar uzanan sağ kısmın
kraliçesi manolya ağacıdır. Tam ortada bulunur. Manolya çiçekleri baş verdi mi
okul biter, deniz başlar. Yaz gelmiştir. Manolyanın etrafı çember şeklinde
şimşir ile çevrili. Onlara değmeden bir içeri bir dışarı zıplamak, günün ilk
saatlerinde en sevdiğim aktivite. Belime kadar yükselen 40-50 santimlik
şimşirler de biraz çekti benden denebilir. Düşünsene. Sakin ve mazbut bir şimşirsin.
Bütün işin öylece durmak. Yaz kış yeşil. Bit kadar bir kız çocuğu zıp zıp
üstünden atlıyor, amaçsızca. İzlemesi bile büyük yorgunluk.
Sağ dilimden eve doğru yaklaşırken manolyadan sonra çam
gelir. Bahçemizin dört çamından en uzun olanı. Babamla ilgili en eski anılara
eşlik eden de odur. Çünkü ilkokul çağındaki hızlı boy atmama latife etmek için “kız
seni şu çamın yanına ekeceğim, artık bir örnek büyürsünüz” der. Çam kadar uzun,
çam gibi sağlam olmak… Gayet iyi bir fikir. Böylece anneanneme de daha çok
benzerim. Yoksa annem gibi çıtı pıtı olmayı kim ister? Kışın balkona çamaşır
asarken tir tir titrer annem. Hep sıskalıktan işte. Aklıma, heybetli kimselerin
daha sağlıklı olduğu fikri bu zamanda girmiş olmalı. Doğru da çıktı, iyi mi!
Annem daha altmışlarının ortasında ayrıldı dünyadan. Anneannem doksanını aştı.
Bakalım ben ne kadar dayanacağım var olmanın azabına…
Bahçenin sağ diliminde olanca heybetiyle yükselen çamın
hemen önü, malta eriği ağacının makamı. Ardındaki azman nar ile dalları
birbirine karışan bu malta eriği ağacı bulutumun en neşeli ve en kara günlerinin
de tanığıdır.
Hüsmen Aga’nın büyük tehlike atlattığı gün tanıştığım Allah,
bir kurban bayramı öncesi yeniden burnumun ucunda bitti. Yaşım çok küçük. Bayrammış
kurbanmış, hiçbir fikrim yok. Annem tutturdu, bu bayram kurban alalım. Tek kelimesini
anlamadım. O kadar hararetli bir tartışma başladı ki annem, anneannem ve babam
arasında, bana araya girme şansı bile bırakmadılar. Ciddi bir şeyler döndüğünü
fark ediyordum ama çözemedim.
Sonunda gittiler, iki gözünün etrafı kapkara dairelerle
süslü, bembeyaz ve pofidik bir kuzu ile döndüler. Nasıl sevindim anlatamam! Yalnız
bir çocuktum. Ortalarda görünmeyen annem, mahalledeki diğer çocuklarla
oynamama, onların evine, bahçesine gitmeme izin vermiyormuş. Anneannem salmazdı
beni bu yüzden. Günlerce bahçede tek başıma, şimşirleri tepe sersemi ederek,
kayısı dalına şebek gibi asılarak, mavi çamı fethetmeye çalışarak oyalanırdım. Kediler,
köpekler, kuşlar, kirpiler, yumurtlayan kaplumbağaları ve akşamcı kırlangıçları
saymazsak koca bahçede bir başımaydım.
Şimdi yeni ve benimle kalacak biri
gelmişti bahçeye! Bana böyle tatlı ve sevimli bir arkadaş aldıkları için annemle
babama sarıldım, çok teşekkür ettiğimi söyledim. Pek oralı olmadılar.
Doğrusu şimdi
onlarla ilgilenecek vaktim yoktu. İlk arkadaşıma bir isim vermeli, kendimi ona
tanıtmalıydım. Boyu bana yakındı. Öyle minnoş falan diyemezdim. Karagöz dedim
ben de. Alameti farikası, boyalı gözleriydi.
Karagözle iki ay kadar arkadaşlık ettik. Çok iyi anlaşmıştık.
Yemek konusunda anne kediler kadar seçici veya kakasını yiyen köpekler gibi iğrenç
biri değildi Karagöz. Sadece ot yiyordu. Üstelik elimden! Karagöz’e sarılmayı, zıplamayı,
yakalamaç oynamayı, ağaçların adlarını, çiçekleri, mevsimleri, uzaktan görüp el
salladığım sütçüyü, bostancı Hüsmen amcayı, anneannemin beni ne kadar çok
sevdiğini ve bildiğim diğer her şeyi öğrettim. Şahane bir arkadaşım olduğu için
kendimi çok şanslı hissediyordum. Hayatımın en güzel zamanları bu günlerdi
belki…
Bir gün, kışın ortasında soğuk bir gün, bahçeye birtakım
adamlar girdi. Evdeki herkes onları karşılamaya bahçeye çıktı. Bana, sen burada
güzel güzel oyna dediler. Söz dinledim. Genellikle dinlerdim zaten. Anneannemi üzmektense
kafamı kırmayı yeğlerdim.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Annem telaşla eve girdi,
mutfaktan en büyük alüminyum siniyi kaptığı gibi bahçeye fırladı tekrar. İşkillendim.
Camdan bakmaya karar verdim. Vermez olaydım. Keşke günler süren bir uykuya
dalsaydım da görmez olsaydım.
Bahçemize gelen katiller tek arkadaşım, dert
ortağım, ot kokulu dostum Karagöz’ümü paramparça etmişler. Organları yere
saçılmış. Toprak kan rengi. Anneannem başını tülbentle örtmüş, avuçlarını açmış
yüksek sesle dua okuyor. Annem katillerin verdiği Karagöz parçalarını sinilere
doldurmakla meşgul. Babamın sigarasından çektiği duman burun deliklerinden
çıkarken bacalar tütüyor adeta.
Sessizce ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Annem sini
dolusu Karagöz etleriyle içeri girdi. Ağlayacak bir şey yok kızım. Allah’ın emri
böyle. Haydi gel de etleri komşulara dağıtalım, bana yardım et.
Oracığa düşmüşüm.
Gerisini hatırlamıyorum. Anlattıklarından aklımda kalan günlerce yemek yemeyi reddetmem,
aile fertleriyle aylarca tek kelime konuşmamam. İlk anneannemle barışmışım. Aylar
sonra, baharın sonuna doğru. O seneler kurban zamanı kışın ortası. Anneanneme sorduğum
“ama neden” içerikli ahret sualleri mantıklı ve kabul edebileceğim bir cevapla
karşılanmadı. İçimdeki dargınlığı, anne babama, anneanneme duyduğum gücenikliği
dindirmek için izleyen senelerde, mahalledeki çocukların kuran kursuna gittiği
bütün camileri tek tek dolaştım. Bütün din adamlarıyla konuştum. Hepsi söz
birliği etmişçesine “ama erkek çocuklarını mı kesseydik” diyor. Anlamadığım şu:
Neden illa birilerini kesmemiz, katletmemiz gerek ki? Yardımsever olmak,
elindekini ihtiyacı olanlarla paylaşmak için neden kan akıtmamız, birilerinin
canını elimizle almamız gereksin? Yine aynı cevaplar, aynı basmakalıp
açıklamalar: Allah böyle istemiş…
Hüsmen Aga’yı yaralanmaktan koruyan Allah neden benim
güzelim, tek arkadaşım Karagöz’ümü korumadı, anlayamadım. Allah’la küsmemiz,
işte o malta eriği ağacının altında son nefesini veren zavallı Karagöz’üm
vesilesiyle oldu. Aradan kırk beş yıl geçmiş bulunuyor. Henüz barışmadık.





