Sıcak bir yaz günü gibi gevrek, tuzlu, kıçtan takma motorlu kayıkların her geçişinde, üstüne serildiğimiz beton platformun altına vuran, vurdukça yosun ve midyelerden gelen iyot rayihasını daha da genzime sokan bir gün gibi aklımda çocukluğum. Ne zaman elimi atsam, hafızamın hemen en el altındaki rafında. O zamanın duygusu, o yaşların tazeliği hemen sarıveriyor dünyayı.
Oysa ne öyle plajlarım kaldı ne de o çocuk çevikliğim. Yorulmak nedir bilmeden geçen yıllar, yaşlar, aslında çok uzakta. Takvim öyle diyor. Zamanı rakamlarla, sayılarla ölçmek hangi şapşalın işiyse artık… Oysa zaman rakam olmak şöyle dursun, çoğunlukla bir bulut. İçine alıveriyor insanı. Hangi zamanda yaşadığın, bulutun yükünün ne olduğuna bağlı. Her yaşın bulutu kendine göre. Herkesin bulutu özünce. Kimine bereket, kimine soğuk griler taşıyor.
Neyse…
Seni bir geziye çıkaracağım bu blogla. Zamanda yolculuk edeceğiz. Mekânda da tabii. Takvimin ve haritanın ‘yurdum’ dediğim yerlerine gideceğiz. Gelsen iyi olur. Taptaze, dumanı tüten bir ekmek somunu gibi olacak çünkü gezimiz. Lezzeti başka hiçbir şeyde bulunmayan. Bir zamanlar bu şehirde nasıl hayatlar yaşanmış ne sefalar sürülmüş ne korkulardan titrenmiş ne kahkahalara yaşarmış gözler, capcanlı göreceksin.
Görmen lazım, mutlaka gitmemiz lazım oralara. Ben aval aval havalara bakarken yurdum çalındı çünkü ayaklarımın altından. Hep buradaydım sanırken bir serap gibi yitiverdi ait olduğum tüm biçimler, tüm sesler, tüm hisler.
Bu gezi “vardık ulan, hayat böyle de vardı ve çok güzeldi” diyebilmem için şart. Yalnız gidersem dönemeyebilirim takvimin doğru sayfasına. Onun için seni de götürüyorum. İdare edeceksin artık. Belki sen de seversin, ha?