22 Eylül 2020 Salı

BABAN GELİYOR, KAÇ!

Gümüşçü sokak, semtimizin kalbiydi benim gözümde. Hayat onun çizdiği hat üzerinde akar, evler ve içinde yaşayanlar onun tarif ettiği mesafede var olurdu. Semt pazarı kurulunca perşembeden perşembeye, tanıdık gelmeyen yüzlerin gayrı resmî geçidi başlardı. Haftada bir, coğrafyamın emrettiğinden ötesini, o insanların yüzünde görürdüm. 

Taşranın kokusu semt pazarındadır mesela. Hüznü ve neşesi de. Tahta tezgâha yığdığı patatesleri, gün batmadan bitirmek için var gücüyle “Adapazarı” diye bağıran delikanlıyı da “ikizlere takke” derken kendi hicabıyla yanakları kızaran amcayı da nerede görsem tanırım; şimdi bile. Hele çay bardağı almaya gelen yeniyetmeye yeşilleneceğim derken bardakların fiyatından fazla para üstü veren hıyar! Oh oldu ona işte. Vermedim parasını. 300 lira verdimdi, altı tane çay bardağı için. Sersem herif orama burama bakıp “maşallah” çekmekten para üstü vereceğim derken 500 lirayı saydı avucuma. Oh oldu demiş miydim? 

Pazar böyle, peki ya tanıdık yüzler? En yakından başlayalım: Tam karşımızdaki evde yaşayanlardan. 

Karşı evin bahçesi küçücük. Bizimkinin onda bir desem yeridir. Annem yaşlarında üç kız kardeş ve aralarından birinin, benden iki yaş büyük oğlu yaşıyor, bu iki katlı evde. Önde dar ama yemyeşil, gürbüz çimenlerle ve aralarına serpiştirilmiş iki üç gül ağacıyla bezeli bahçesi. Evin balkonsuz pencereleri bize cepheli. Balkonlar arkada, tren yoluna ve ana caddeye bakıyor. Perdeler genellikle kapalı. Kardeşlerin tümü sabah erkenden birer birer çıkıp işe gidiyor. Tıpkı annem gibi. 

Evin oğlu bilmiş bir şey. Sonradan profesör oldu. Anne babası boşanmış olduğundan belki, epey geçimsiz. Herkesle alay etmeye pek bir meraklı. Mahalledeki diğer çocuklar oğlandan hazzetmiyor, kimse birebir oynamıyor onunla. Bizim zamanımızda kavgalı ve sonsuza dek süren evlilikler modaydı. Öyle anlaşamayan çiftlerin şıp diye boşanması görülmüş şey değildi. Boşanmış sadece iki çift biliyorum çocukluğumdan. Bir sürü karı-kocanın boşandığına, ta lise yıllarımda şahit olmaya başlıyorum. 

Bir yaz akşamüzeri, mahallenin çocukları toplanmışız, onların bahçe duvarı üzerine tüneyip çene çalıyoruz. Bir şey söylüyor bu oğlan ve beni kızdırmaya başlıyor. Sanırım annemle ilgili, net hatırlayamıyorum. Belki Fenerbahçe Galatasaray muhabbeti, kim bilir. Çocuk herifleriz sonuçta. İlkokula bile gitmiyoruz daha. Aramızdaki laf yarışı ve inatlaşma artınca sözle baş edemediğim oğlanı oturduğu duvardan bahçeye itiveriyorum. Ödüm kopuyor ama bereket bir şey olmuyor oğlana. Fakat iki evin kadınları birbirine giriyor. Feci bir haykırış teatisi. Annem, o evin duvarına yakın yürümemi bile yasaklıyor. Zaten bizim bahçeden dışarı çıkmam bin bir şarta bağlı, bir de bu! Yaşadığım korku ve utanç da cabası… Neyse. 

Bir daha denk gelip konuştuğumuzda bu oğlanla ne mahalle kalmış ortada ne de evlerimiz. Devir silmiş geçmiş tümünü. Hatıralar yaşıyor ama. Hem de nasıl! Otuzlu yaşlarımızı ortalamışız. Bir havaalanında rastlaşıyor, ayaküstü sohbet ediyoruz. Liseden sınıf arkadaşım olan bir kızla evlenmiş. Birkaç yıl geçmeden de boşanmışlar. Onu duvardan ittiğim günü unutmamış: “Ben seni çok kıskanırdım, biliyor musun? Annenle baban ayrı olmadığı için sinir oluyordum sana. O gün de seni kızdırmak için ne lazımsa yaptım, gayet iyi hatırlıyorum.” İlk kez bu vesileyle ve yürekten bir özür diliyorum kendisinden. Bir o kadar da üzülüyorum. Hem çocukluğuna hem o gününe… Keder ve utanç yaşlanmıyor demek.

*** 

Bitişiğimizdeki evde, anneannem yaşlarında bir anne baba ile annemlerden genç oğulları yaşıyor. Üst katta, anneyle babanın yaşadığı evde telefon var. O dönem için uzay mekiği derecesinde sofistike bir cihaz.

Oyuncak da olsa, telefon mühim nesne.

 

Şişli’de yaşayan babaannemler ile gerek olduğunda, onların telefonundan konuşuyoruz. Gerek de şöyle: Yakışıklı dedem bir şubat soğuğunda ölüme yaklaşıyor. Annemler komşuya geçip babaannemlerin numarasını yazdırıyor santrale. Ertesi gün santral telefonu bağlıyor. Komşu teyze balkona çıkıp var gücüyle sesleniyor. Bizimkilerden biri apar topar, duvardan atlayarak ve merdivenleri koşar adım çıkarak telefona yetişiyor. “Aloooo aloooo sesim geliyor mu?” Karşılıklı uzun bağrışlar neticesinde haberleşiyorlar. Devrisi gün babaannemler gelip beni alıyor. Yakışıklı dedemin temelli gidişini görüp üzülmüyorum sanıyor bizimkiler. Sansınlar, bırak. 

Bitişik evin alt katında, oğlanla o zamanki eşi yaşamakta. Kadın hayatımda gördüğüm en güzel yüze sahip. Bir de beni çok seviyor. Yumuşacık kucağına yerleşince yavru kedi gibi gevşiyorum. Sonra boşanıyorlar. Çocukken haberdar olduğum ikinci boşanma bu. 

Üst kattaki amcayla teyze ben büyürken sırayla çıkıyorlar kadrajdan. Amcanın dünyadan gidişi çileli oluyor. Kanser illeti uzun seneler azap çektiriyor amcaya. İnlemesi hala kulağımda. Morfine erişme şansımız yok ki o zaman ya da şimdiki gibi etkili kemoterapi ilaçları… Zavallı amca çok çekiyor. Ağrısı artıp yüksek perdeden inlemeye başladığında tüm mahalle sessizliğe bürünüyor. Çaresizlik, dillerimizi lal ediyor. Amcanın arından teyze de fazla dayanamıyor, ayrılıyor aramızdan. 

Oğulları, ki ben “abi” diye sesleniyorum kendisine, bu kederli zamanların bir yerinde yeni eşi ve eşinin kızıyla çıkageliyor. İnanabiliyor musun? Kız tam benim yaşımda. Yaşasın, çok seviniyorum. Annesi yetenekli bir ressam olan bu kız, en eski arkadaşım oluyor. Bugün hâlâ, evlerimiz arasındaki binlerce kilometreye rağmen haberleşiyor, her fırsatta görüşüp kucaklaşıyoruz. 

Annelerimizin bir küs bir barışık takıldığı yılların bir yerinde arkadaşımın erkek kardeşi doğuyor. Büyüyüp divana sığmamamla koşut olarak alınan topuzlu ahşap karyolamı oğlanın sünnet yatağına çeviriyorlar sonra. Bahçede düğün dernek. Emel Sayın geliyor mesela yanında ablasıyla. Benim “abi” gazeteci çünkü, bir sürü ünlü tanıyor. 

Amerika’ya gidiyor bu abi bir ara. Bir yıl kadar ortalarda yok. Dönüşte, gerçek gibi görünen saçlı ve çıbanlı bir cadı maskesi getirmiş. Maskeyi takıyor, bahçede oraya buraya saklanıp bizimkileri korkutuyor. İlginç adam vesselam. 

Haber peşinde Anadolu’ya yaptığı başka bir seyahatten, yanında Sivas kangal bir yavruyla dönüyor. Arkadaşım ve kardeşi kadar ben de âşık oluyorum bu köpekçiğe. At kadar oluyor birkaç aya varmadan. Bizim Patsi bodur, cazgır bir şey. Her şeye havlar. En çok da kedilere. Gece demez gündüz demez bağırır durur. Oysa komşu abinin ilk köpeği Tom ağırbaşlı, uzun tüylü, heybetli bir beyefendi. Bu sonradan gelen kangal, ikisinin toplamının iki katı kadar büyük. Cüssesini bilmeyen oyuncu bir çocuk. Ressam anne kırmızı plastik eldivenle cam silerken, balkondaki kanepeden zıplayıp camın ardından onu yakalamaya çalışır. Öyle oyuncu, öyle maskara. 

Başka? En eski arkadaşımla onların bahçesindeki dut ağacına çıkıyoruz her yaz. Hayatımız kaplumbağa yavrularının yumurtadan çıkmasını izlemekle sınırlı değil. Bu dut ağacı sayesinde tırtılları da gözünün içine baka baka tanıyoruz.

***

Gümüşçü sokağın karşı sırasında bizden sayarsak dördüncü evin dedesiyle yaşadığım talihsiz olayı anlatmıştım. O evle ilgili sana göstermek istediklerim bundan ibaret değil ama. Orası aynı zamanda nasıl da şans eseri yaşadığımızın kanıtı. Ve çocukken ne kadar savunmasız olduğumuzun… 

Üç katlı evleri. En üstte dayakçı dede ile babaanne yaşıyor. Orta kat, onların büyük oğlunun, karısı ve iki çocuğuyla yaşadığı ev. Çocuklardan kız olanı çok seviyorum ama ilk seneler aramızdaki bir yaş fark, sımsıkı arkadaş olmamıza engel. Ağabeyinin sağlık sorunları ile dedesinin taassubu arasında sıkıştığını düşündüğüm bu kızla, yaşımız ilerlediğinde çok yakın arkadaş olacağız. 

Şimdilik, daha ilkokul çağındayken asıl kankam en alt kattaki iki kızdan büyük olanı. Onunla tastamam aynı yaştayız. O da benim gibi enerjik. Koşmayı, çok konuşmayı ve macerayı seviyor. El ele tutuşup koşarak bahçe duvarından atlamaya kalkıyoruz mesela bir defasında. Anneannemin deyimiyle “akılla boğaz boğaza geliyoruz” yani. Ben yeterince yükseğe zıplayamıyor, bacağımı tırtıklı duvara kaptırıyorum. Bütün derim kalkıyor. Tentürdiyota garezim bu hadiseyle başlıyor. 

İlerleyen yıllarda, biz ilkokul dörde, beşe falan giderken çılgın arkadaşım aniden hastalanıyor. Karnı ağrıyormuş. Yanına gidiyorum sık sık. Her gidişimde biraz daha solgun, sararmış buluyorum onu. Annesi, dayakçı dedenin küçük gelini, “genç kız olacak” diyor, sevinçle. Ne demekse! 

Ne kadar sürdü çilesi, hatırlamıyorum. Belki bir yıl, belki daha az. Sonunda tatlı ve çılgın arkadaşımı kaybettik. Meğer nefrit olmuş. Karnı ondan ağrırmış. Annesi de regl olacak sanıp üstünde durmamış. Doktora götürdüklerinde ise iş işten geçmiş. Böbrekler sonunda iflas etti ve kızcağız daha ortaokulu göremeden hayatını kaybetti. Annesinden nefret ediyorum. Hayatımın ilk nefreti bu. Sarıya çalan dümdüz kızıl saçları, çilli yüzü, kocaman yayvan gülüşü hâlâ capcanlı gözümün önünde. Özlemi de kalbimde… Nur içinde olsun. 

***

Önceki kısımda sana mahallenin en tuhaf evinden bahsetmiştim. Hani şu zıpır kız çocuğunu annesinin ağaca urganla bağladığı evden. 

İşte o evi geçince dört yola ulaştın demektir. Dimdik yokuşu tırmanmayı göze alır ve düz devam edersen, ta Mektep caddesine kadar Gümüşçü sokaktasın. 

Perşembe pazarı bu dört yoldan başlar, oraya kadar devam eder. Sebze meyve tezgâhları burada, Gümüşçü sokak üzerindedir. Bizim evin arkasında sonlanan Kültür sokak üzerinde ise daha ziyade kumaş, giyim ve mutfak eşyası satan tezgâhlar var. Evdeki rendeden perdeye, tencereden kavanoza hemen her şey buradan gelir. 

Annem bazı şeyleri çalıştığı devlet dairesinin de üzerinde bulunduğu, Kadıköy Halitağa caddesindeki Sümerbank’tan almayı yeğler. Daha kaliteliymiş. Öyle bir zaman ki aile bütçesinin ulaşabildiği en kaliteli şeyler Sümerbank’ta satılıyor. Bizim odanın krem üzerine turuncu kareli perdeleri mesela, oradan. 

Sıskacık annem kucağında kendinden havaleli bir kumaş paketiyle eve gelmişse, dikiş makinasının tıkırtısı da peşinden gelecek demektir. O makinanın başından elinde benekli (annemin deyişiyle puantiyeli) bebek elbiseleri, çiçekli ve önü düğmeli entariler, arkası yırtmaçlı renk renk eteklerle kalkar annem. İlki bana, ikincisi anneanneciğime ve sonuncular kendine.

Benekli ben

 

Mutfaktaki tabak rafına raptiyelerle tutturduğu, kenarını renkli kurdeleyle süslediği mavi beyaz kareli kumaş da Sümerbank’ın evimize havalesi. Penye yok o devirde. Eşofman falan da hak getire. Pamuklu kumaştan gecelikler pijamalar dikiliyor evlerde. Hemen her kadın dikiş dikmeyi biliyor. İstersen bilme! 

Anneannemden tığ işini, yün örmeyi falan bir güzel öğreniyorum ama annemden dikiş öğrenmek kısmet olmuyor. Öğretecek kadar vakti yok, herhalde ondan. Bir de diğer, boyundan büyük duyguları gibi lüzumsuz yere korkuyor annem. Dikiş makinasına elini kaptırırsın, olmaz diyor. Dokuz yaşında yemek yapmaya başlamamda beis yok ama. İlkokulu bitirmeden evin tüm yemeklerini yapacak maharete erişiyorum. Dikiş makinasının kapmaya azmettiği ellerim ateşle, ocakla sorunsuz anlaşıyor.

*** 

Evde pişen yemeğin kokusu, tadı, yaydığı huzur başka şeyde yoktur, doğru ama asıl tat sokakta yenen “fena” şeylerdedir. Plaj tostu ile yarışacak yegâne lezzet ise dondurmadır bana kalırsa. Deniz dönüşü şanslıysan babaannem sana da bir top alır. Cimri değildir babaannem, hesabını bilir sadece. Dondurman bitince külahı yiyebilirsin elbet ama en dibini bırak. Sokağın tozu o dipte birikir zira. 

Dondurmanın kavruk ve çopur kuzeni ise frigo. Kendisiyle tanışmamız yazlık sinemada oldu. Dondurmadaki o mis kokulu süt tadı onda yok, suyla yapılmış gibi ama yine de lezzetli. 

Yazlık sinema nedir mi? A-a! Bilmiyor musun? Anlatayım, gel. 

Şimdi, bizim evden çık. Bakkalın dört yoldan yine ana caddeye eriştin mi karşıya geç. Tren yolundan Yalı mahallesine geleceksin. Buradaki evler bizimkilerden daha güzeldir, şaşırma. Güzellik o devirde sadece binalar için satın alınabilen bir şey. Estetik cerrahi henüz icat olmamış. Parası olan evini güzelleştiriyor, hepsi bu. 

Yok ama, plaja inme bu sefer. Denizin bittiği yerde başlayan yamacın üstündeki sokak aralarında yani Yalı mahallesinin kucağında ilerlersen yazlık sinemaya ulaşırsın. 

Yerler topraktır. Kalabalık hareketlenince burnuna gelen toz kokusunun bundan. Sandalyeler ise çay bahçelerindekinin aynı. Tahta ve demir ayaklı, asla düzgün duramayan, paslı perişan şeyler. Ben pusetteyim daha, keyfim yerinde. Kuru tahta üzerinde popo çürütenler umurumda değil. 

Kocaman beyaz bir perde germişler. Herkesin elinde çekirdek, kâğıt helva veya frigo. Akşam yemeğinden az evvel kalkmamışlar sanki, tırtıl gibi kıtır kıtır kemiriyorlar. 

Anlattıklarına göre Tarık Akan ile Filiz Akın’ın filmiymiş o akşamki. Filmin bir yerinde iki başrol öpüşecek, sinemada tık yok, herkes mahcubiyetle heyecan arasında sarkaç gibi salınıyor. Tam o sırada pusetten Filiz Akın’a sesleniyorum: Baban geliyoy kaç! Bütün sinema kahkahadan çınlamış, öyle anlattılar yıllarca. Adamım Tarık Akan tabii. Dilim döndüğünce Taağkakan diyormuşum. Kaptırmam elbet!

Puset ve Taağkakan. İşte bütün mesele bu!

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...