Okul yıllarından
hatırlarsın: Matematik dersinde, iki kesirden oluşan denklemin çözümünü
anlatırken öğretmen, “içler dışlar çarpımı” diye bir terim kullanırdı.
Kafam matematiği
hiç almadı gerçi ama bu kadarı kulağıma yapışmış kalmış. Nedense benim
zamanım ile bugünün dünyasını karşılaştırmak için bu terimden ilham aldım. Muhtemelen
haritanın tıpatıp aynı yerine denk gelen iki dünyanın bambaşkalığını, matematik
diliyle ifade edip “anlatması zor, inanması daha da zor dostum” demek istedim
sana. Gerçekten gözlerine
inanamayacaksın. Orası burası mı, aklın almayacak. Haydi gel. Drone ile uçar
gibi bakalım, iki zamanın apayrı coğrafyalarına.
Benim dünyamda eve
yemek sipariş etmek şöyle dursun, dışarıda yemek gibi bir mefhum
yoktu mesela. Evet, evimizde yerdik bütün yemeklerimizi. Öyle her sokakta üç
dönerci, beş kebapçı, iki hamburgerci ya da pideci bulunmazdı. Apartman altları
şimdi olduğu gibi böyle dükkân dükkân değildi. Restorana en yakın şey,
deniz kıyısındaki çay bahçeleri.
Apartmanların giriş
katlarında, üstlerdeki gibi geniş balkonlu dairelerinde oturan aileler, Anadolu
yakasının o güven veren nezaheti içinde ve sardunya saksılarının gölgesinde kâh
kahvelerini içer kâh minik masalarına kurdukları sofra etrafında toplanır,
kadeh tokuştururlardı.
Kaldırımdan
geçenler, balkondakileri tanıyorsa “afiyet olsun efendim” diye seslenir,
balkondakiler de teşekkür eder, “buyurmaz mısınız efendim” diye sorarlardı. “İnşallah
bir münasip zamanda” ya da “hiç rahatsız etmeyeyim, bir başka zaman inşallah” diye
cevap vermek âdettendi. Zira öyle yoldan geçerken kimsenin evine girilmez,
nezaketen yapılan bu daveti yine aynı nezaketle geri çevirmek yaraşırdı. Akide şekeri
tebessümleri gözümün önünde o güzelim insanlarımın. Çıtır çıtır, enfes bir
tebessüm. Artık kimse öyle gözlerinin içiyle gülümsemiyor.
Kızıltoprak, Feneryolu,
Caddebostan, Erenköy, Suadiye, Küçükyalı, Süreyya Plajı, Dragos, Rahmanlar, Cevizli,
Pendik… Tüm sahil muhitlerinde bu âdet geçerliydi. Kaldırımdakiler balkondakileri
tanımıyorsa zaten, gözgöze gelmek büyük ayıptı. Herkes başı önünde yahut başka
tarafa dönük vaziyette geçer, aile efradına rahatsızlık vermemeye özen gösterirdi.
Sayfiye, böyle bir yerdi.
1980’lerin
sonlarına doğru şehir adabını bilmeyen, taşradan yeni göçmüş kimseler mahallelerimizde
boy göstermeye başlayınca, balkon eşyasını içeri almamız, o güzelim akşam
sofralarına hasret kalmamız gerekti. Bugün
“Beyaz Türk” diye aşağılanan bizler, taşralıların üstümüze boca ettiği bu gelenek
istilasıyla ezilmiş kurbanlarız aslında. Kaybeden biz olduk çünkü. Ezilen de…
Gelenler öyle
kalabalıktılar ki, bizim örfümüzü âdetimizi öğrenmek, ona uyum sağlamak yerine kendi
doğrularını bize dayattılar. Azınlıkta kaldık ve tacizden sakınmak için onların
kodlarıyla yaşamaya başladık.
Her gelen kendi köyünü ballandıra ballandıra
överdi. “Bizim köyde bir su var” diye başlayan ve sonu bir türlü gelmeyen
methiyenin bir yerinde lafa girip, madem o kadar güzeldi neden bırakıp buraya
geldiniz diye soramazdık. Taşralılık, bir dudak bükme, yüz ekşitme ve kaş çatma
ayini gibiydi. Yıllar boyu var olduğumuz halimiz, birden bu yeni ve tuhaf güruh
tarafından tu kaka edildi. Öyle sert bir nüfus hareketi oldu ki bu, azınlıkta
kaldığımızı fark ettiğimizde her şey maziye karışmıştı bile.
Yaşam tarzımızın
elimizden kayıp gittiğini önce kadınlar hissetti. Çünkü yurdum dediğim
zamanda, 1970’lerde mesela, bir kadın sokakta pekâlâ askılı entariyle, kısa
şortla, mini etekle hatta mayo üzerine giyilen, anvelop tarzda düğmesiz
fermuarsız, ancak iki bağcıkla tutturulmuş havlu kumaştan plaj elbisesiyle dahi
dolaşırdı. Kimsenin sineye, baldıra bakması, gözle – sözle taciz etmesi söz
konusu bile değildi. Bakılan değil bakan ayıplanır, terbiyesiz addedilirdi.
Sonra
devir apansız değişmeye, yurdum işgal edilmeye başladı. 35 derece
sıcakta pantolonla, manşetli gömlekle gezmeye, sefil ve sonsuz bir terleme cezasına
böylece mahkûm edildik.
Balkonlar ardiyeye
döndü. Sokaktaki kem göz eve sızmasın diye perdeler çoğaldı. Keten perdeyle
tülün arasına güneşlik diye saçma bir çeşit eklendi. Bu perdenin amacı güneşin
eve girmesini engellemek değildi elbet, evin güneş gireni makbuldür. Güneşlik perdenin
maksadı evi sokağın arsız bakışından korurken karanlıkta kalmamaktı. Kefen gibi
beyaz güneşliklerimiz, can veren pencereli, balkonlu, çiçeklikli hayatımızı
defnetmeye yaradı.
Hülâsa şekerim
kadınların ne giydiğiyle, nasıl hareket ettiğiyle uğraşan ilkel taşra kültürü
yoktu benim zamanımda. Onun yerine şen kahkahalar, balkon sofraları, akşam
serinliğinde ürperen omuzların üstüne atılan ipekli şallar vardı. Tiril tiril
bir memleketti benimki. Şimdiki gibi yobaz kabası değil.
***
Bizim mahallede
tek örneği var bu kabalığın. Karşı sıradaki, üç katlı, bizden sayarsak dördüncü
evin dedesi. Uzun boylu, heybetli, gözleri masmavi ve kocaman sakalı bembeyaz. Kara
lastik üstüne şalvar ve yakasız gömlek giyen ve daima kendi kendine söylenerek
ortalarda dolaşan bir adam. 60 – 65 yaşlarında. Belinde baltası var. Mahallenin
bütün çocukları ondan korkuyor. Bir gün nedenini öğrendim ama biraz geç oldu.
Mahalleye çıkmama
her nasılsa izin verildiği bir gün, bahçelerine girdim. Biri erkek üçü kız torunları,
yakın arkadaşım. İkisi benden büyük, biri benim yaşımda ve biri bebecik daha. Hepsini
çok ama çok seviyorum. Benim gibi yasaklı değiller, istedikleri zaman anneleri
izin veriyor bahçemize gelmelerine. Uzun uzun oynuyor, bisiklete biniyor, hatta
sırayla paten kayıyoruz. Saklambaç, birdirbir, lastik, yağ satarım bal satarım,
istop, yakartop… Hepsi bizim.
İşte o gün,
onların bahçesine girip oyun oynamak için yine, arkadaşlarıma seslendiğimde
bacağımda patlayan büyük bir acı ile sersemledim. Dedeleri, o beli baltalı
sakallı dev, bahçeye şortla girdiğim için kızılcık sopasını kamçı gibi yapıştırmış
bacaklarıma. Günahmış. Kızlar böyle gezmezmiş. Evin, bahçenin bereketini
kaçırmışım.
Henüz beş – altı
yaşımda olduğumdan söylediklerinin pek azını idrak edebiliyorum. Anladığım tek,
gitmemi istiyor ve gitmezsem bir daha vuracak. Bacağım kıpkırmızı, gözlerim
ağlamaktan daha kırmızı koşturuyorum. Acıdan ve korkudan bir de taşa takılıp
düşüyorum mahallenin ortasında. Dizler pert.
Anneannem bahçemizin
beton ortasında kucaklıyor beni.
“N’oldu
kızanım?”
Anlatıyorum.
Ok gibi
fırlıyor.
Elinde ekmek
bıçağı.
Ben de
arkasından yallah mahalleye.
Dede baltalı.
Ya anneannemi
keserse?
Sonuç…
Anneannem adamı
deli gibi kovalıyor. O koca gövdesiyle tavşan gibi kaçıyor dayakçı dede. Anneannemin
çığlığı: “Seni doğrar köpeklere atarım pezevenk! El kadar kızana mı yetti
gücün? Daha dün elinde şarap şişesiyle gezerdin, ne zaman Müslüman oldun?
Senden mi öğreneceğiz dini imanı!”
Sonraları çoğaldı
o dedeler. Çeşitlendi de. Kimi tecavüz bile ediyor el kadar kızanlara
bugün. Öyle çoğaldılar ki, şortlu çocuklardan yükselen neşeli kahkahaların
yerini onların nefes aldırmayan hacı yağı kokusu kapladı.
***
Varlar – yoklar
çarpımında denklemin dışında kalanlardan biri de günümüze gecemize emsalsiz bir
fon olan yemyeşil tabiat. Bizimki gibi bahçeli evlerin sıralandığı sokaklarda da
üç – dört katlı apartmanların süslediği caddelerde de daima ve her binanın
etrafında bir sürü ağaç olurdu.
Biliyor musun, bugünkü
İstanbul’da en çok gecekondu mahalleleri benziyor benim yurduma. Hele o gökdelen
gölgesinde, dere boyunda, yamaçlarda titreşen kondular… En çok onlar temsil
ediyor benim şehrimi. Bahçelerinde hiç olmazsa üç – beş ağaç var çünkü. Uzaktan
bakınca ölüm grisi beton yığınını değil, ağaç yeşili ile kiremit kızılının şakalı
oyununu görüyorsun. Ne yaman çelişki, değil mi?
Oysa ağaçlar sallanmasa rüzgârda,
yapraklar dans etmese, hayatın sürdüğünü hatırlatacak ne var ki dünyada? Salman
Rüşdi’nin dediği gibi, gökdelenler kentin mezar taşları, eminim artık. İnsanlar
kara bir kader gibi kente akın etti. Kent öldü. Ölüsüne metropol dediler.
Sen bu ölünün üzerinde sürüyorsun
ömrünü. Ben nabzını tutmuşum oysa, en canlı devrinin… Al bakalım, varlar –
yoklar çarpımına bunu da yaz. Sökülüp atılan ağaçların mazlum ruhunu da ekle
okuduğun mevlide. Kent de onların ölümüne dayanamadı, can verdi zira.
***
Dedim ya, apartmanların altında
bugünkü gibi sürüyle dükkân olmazdı o zamanlar. Pasajlar vardı. Şişli’de,
babaannemlerin orda daha çok ama bizim buralarda bir tek bostanın diğer
ucundaki sitenin altında. Bir de Şaşkınbakkal’da Kazım Kulan. O da pasaj
gibiydi.
Pasajın aslında geçit demek
olduğunu, binaların altından, bir sokaktan diğerine geçmeye yaradığını ve
Paris’te icat edildiğini, ta kocaman olduğumda öğrendim. Benim için pasaj
kurdeleydi, önlüktü, okul defteriydi. Hiç alışveriş merkezi yoktu mesela.
Bildiğim tek üstü çatılı ve sıralı dükkanlar dünyası, adı üstünde Kapalı Çarşı.
Onu da ilk defa ta yedi – sekiz yaşında gördüm.
Benim dünyamda avm’ler, çarşılar
değil kokular vardı. Her mahallenin bir bakkalı, yufkacısı, marangozu, nalburu,
kasabı, terzisi, kunduracısı, kırtasiyecisi, eczanesi olurdu. Her birinin de
kendine has bir kokusu. Her biri ayrı yerde. Bazıları birbirinden dört beş
sokak uzakta. Bu yüzden kokular asla birbirine karışmaz.
Bakkala girdiğimde mesela deterjan
kokusuna kafa tutan açık turşu kokusunu alırdım. Hüseyin amcanın çivit mavi
önlüğünü görmesem bile genzimden bilirdim bakkalda olduğumu. Yufkacıdaki o
sıcacık hamur rayihası, kunduracının tutkal ve kösele karışımı baş döndüren
tebahhuru, eczaneden çıkınca burnumda 20-25 adım tutunan tentürdiyodu zihnimde
hala. Sanki beş dakika önce terzi amcadan beli daraltılan etekleri almışım da
devamlı başkalarının giysilerine dokunmaktan takıntı sahibi olmuş adamcağızın
dakika başı dökündüğü Pereja kolonyası ellerimden tütüyor. Ya da Gümüşçü
sokağın en dik yokuşunu çıkıp caminin altındaki nalbura girmişim, saçım başım
hala paslı çivi kokuyor… Öyle bir kokular dünyası.
***
Pazar kurulurdu mesela, her
Perşembe. Ve her Perşembe pazarda en az bir çocuk kaybolurdu. Zabıtanın henüz anons
yapacak ekipmanı yok o devirde. İki gözü iki çeşme ufaklığı elinden tutar,
pazar kurulan sokakları tek tek dolaştırarak avare annesini arardı.
Başka
çocuklar da su satardı pazarda. Anneannemden gizli birkaç kuruş atar cebime, ne
yapıp eder, o çocuklardan su içerdim. Neden sonra o mavi kalın ibriklerdekinin
sahipsiz kuyulardan çekilmiş pis su olduğunu öğrendiğimde, anneannem gibi tifo
olmadığıma şükrettim. Hatırlıyorsun değil mi o hikâyeyi?
***
Bir de meyhaneler. Ah, aile faciası
meyhaneler.
Her mahallede var mıydı, doğrusu
bilmiyorum ama bizim mahallede, karakolun çaprazında, tren yolundan gelirken
hemen yol üstünde nefis bir meyhane bulunur. Denizci meyhanesi. Camlarına balık
ağları asılmış, ağlarda deniz yıldızları, deniz kabukları. Tavandan sarkan gemici
fenerleri, kurutulmuş balon balığı, başka balık ağları… Uyduruk tahta masalar,
daha uyduruk, paslı demir ayaklı ve tümü dengesizce sallanan tahta sandalyeler.
İçine, aklım baliğ olarak hiç girmedim ama o meyhane hayatıma bir şekilde
girdi. Aslında dinleyene matrak. Neyse…
Doktor olan değil de yakışıklı
dedemle o meyhaneye girdiğimde bir buçuk yaşındaydım. Tabii kendim
hatırlamıyorum. Aile faciası dedim ya, oradan bilgiler. Pusetteyim. Dedem kalp
hastası. Yedinci enfarktüsünü geçirmiş. Süper güçlere sahip bir bilim kurgu
kahramanı, çünkü hala aklı fikri rakıda. Akşamcı. Güneş batıya kırdı mı dümeni,
bir dublecik olsun çekiyor işte canı. İçirmemişler de aylardır.
Kafaya koymuş. Planı sağlam.
Anneanneme seslenip; kızanı giydir, koyuver pusete de gezmeye çıkarayım. Hava
pek güzel. Nefes alsın yavrucak. Tabii bana hava aldırmak değil maksadı,
kendine rakı bandırmak.
Uzatmayalım, mevsim sonbahar. Eylül
olmalı. Akşam saat altı civarı. Dedem camın önüne kurdurmuş çilingir sofrasını,
demleniyor. Keyfi gıcır. Beni de yüzüm cama dönük şekilde park etmiş. Bir
yandan Muazzez söylüyor “akşam oldu hüzünlendim ben yine”, bir yandan beni
eğliyor. Ben de mekânı kaplayan kesif sigara dumanının arasında, kıkır kıkır
gülüyorum çıngırak sallayan dedeciğime…
Tam bu sahne yaşanırken babaannem,
arkadaşının mutat çay davetinden dönüyor. “Kolejden kızlar”la her ayın son
çarşambası toplanırlar. Yazları değil ama. Yazın herkes ya plajda ya yazlıkta.
Yazlık da Büyükada, Heybeliada falan… Babaanneminki de işte bizim evin üst katı.
Aylardan Eylül olmalı çünkü henüz Şişli’ye dönmemişler. Doktor dedeciğimin
steyşın Opel’i bahçede, park halinde muhtemelen.
Neyse. En şık ipekli bluzu, en
kaliteli pardösüsü ile babaannem, trenden inmiş mecburen meyhanenin önünden
geçerek eve dönerken camda beni görüyor. Daha doğru dürüst yürümeyi bile
öğrenememiş bebecik ve kıymetli tek torunu bir meyhane camında. Aman yarabbi!
Rezalet!
O kibar ve minik adımlarını
sıklaştırıp koşaradım eve dönüyor babaannem ve kıyamet kopuyor tabii. Anneannem
hadiseyi duyar duymaz inanamıyor. Gidip kendi gözüyle görmek için yallah
meyhaneye. Mahalleli amcalardan biri “içeri bir alev topu düştü sanki” demişti,
anneannemin girişini anlatırken.
Sonrası malum. Yakışıklı ve
ehlikeyif dedeciğim de benim gibi yasaklı oldu o günden sonra. Nasıl etti rakı
buldu, nereden becerdi kendine küçük kaçamaklar düzenledi, bilemiyorum.
Fotoğraflar olmasa pek hatırlayamıyorum kendisini zaten. Fakat keşfettiğim
kadarıyla dünya tatlısı bir serseriydi benim dedem. Beni de çok ama çok severdi.
İyi ki dedem olmuşsun yakışıklı adam. Yattığın
yer incitmesin. Seni kırk küsur yıl sonrasından hasretle kucaklıyorum.
![]() |
| Anneanneciğim, sevgili serseri kocası dedem, oğlunun oğlu kuzenim ve kızının kızı bendeniz ile - 1976 olmalı |
![]() |
| Taze damat babam ve keyfi gıcır dedeciğim |

