13 Eylül 2020 Pazar

VARLAR YOKLAR ÇARPIMI



Okul yıllarından hatırlarsın: Matematik dersinde, iki kesirden oluşan denklemin çözümünü anlatırken öğretmen, “içler dışlar çarpımı” diye bir terim kullanırdı.

Kafam matematiği hiç almadı gerçi ama bu kadarı kulağıma yapışmış kalmış. Nedense benim zamanım ile bugünün dünyasını karşılaştırmak için bu terimden ilham aldım. Muhtemelen haritanın tıpatıp aynı yerine denk gelen iki dünyanın bambaşkalığını, matematik diliyle ifade edip “anlatması zor, inanması daha da zor dostum” demek istedim sana.  Gerçekten gözlerine inanamayacaksın. Orası burası mı, aklın almayacak. Haydi gel. Drone ile uçar gibi bakalım, iki zamanın apayrı coğrafyalarına.

Benim dünyamda eve yemek sipariş etmek şöyle dursun, dışarıda yemek gibi bir mefhum yoktu mesela. Evet, evimizde yerdik bütün yemeklerimizi. Öyle her sokakta üç dönerci, beş kebapçı, iki hamburgerci ya da pideci bulunmazdı. Apartman altları şimdi olduğu gibi böyle dükkân dükkân değildi. Restorana en yakın şey, deniz kıyısındaki çay bahçeleri.

Apartmanların giriş katlarında, üstlerdeki gibi geniş balkonlu dairelerinde oturan aileler, Anadolu yakasının o güven veren nezaheti içinde ve sardunya saksılarının gölgesinde kâh kahvelerini içer kâh minik masalarına kurdukları sofra etrafında toplanır, kadeh tokuştururlardı.

Kaldırımdan geçenler, balkondakileri tanıyorsa “afiyet olsun efendim” diye seslenir, balkondakiler de teşekkür eder, “buyurmaz mısınız efendim” diye sorarlardı. “İnşallah bir münasip zamanda” ya da “hiç rahatsız etmeyeyim, bir başka zaman inşallah” diye cevap vermek âdettendi. Zira öyle yoldan geçerken kimsenin evine girilmez, nezaketen yapılan bu daveti yine aynı nezaketle geri çevirmek yaraşırdı. Akide şekeri tebessümleri gözümün önünde o güzelim insanlarımın. Çıtır çıtır, enfes bir tebessüm. Artık kimse öyle gözlerinin içiyle gülümsemiyor.

Kızıltoprak, Feneryolu, Caddebostan, Erenköy, Suadiye, Küçükyalı, Süreyya Plajı, Dragos, Rahmanlar, Cevizli, Pendik… Tüm sahil muhitlerinde bu âdet geçerliydi. Kaldırımdakiler balkondakileri tanımıyorsa zaten, gözgöze gelmek büyük ayıptı. Herkes başı önünde yahut başka tarafa dönük vaziyette geçer, aile efradına rahatsızlık vermemeye özen gösterirdi. Sayfiye, böyle bir yerdi.

1980’lerin sonlarına doğru şehir adabını bilmeyen, taşradan yeni göçmüş kimseler mahallelerimizde boy göstermeye başlayınca, balkon eşyasını içeri almamız, o güzelim akşam sofralarına hasret kalmamız gerekti.  Bugün “Beyaz Türk” diye aşağılanan bizler, taşralıların üstümüze boca ettiği bu gelenek istilasıyla ezilmiş kurbanlarız aslında. Kaybeden biz olduk çünkü. Ezilen de…

Gelenler öyle kalabalıktılar ki, bizim örfümüzü âdetimizi öğrenmek, ona uyum sağlamak yerine kendi doğrularını bize dayattılar. Azınlıkta kaldık ve tacizden sakınmak için onların kodlarıyla yaşamaya başladık. 

Her gelen kendi köyünü ballandıra ballandıra överdi. “Bizim köyde bir su var” diye başlayan ve sonu bir türlü gelmeyen methiyenin bir yerinde lafa girip, madem o kadar güzeldi neden bırakıp buraya geldiniz diye soramazdık. Taşralılık, bir dudak bükme, yüz ekşitme ve kaş çatma ayini gibiydi. Yıllar boyu var olduğumuz halimiz, birden bu yeni ve tuhaf güruh tarafından tu kaka edildi. Öyle sert bir nüfus hareketi oldu ki bu, azınlıkta kaldığımızı fark ettiğimizde her şey maziye karışmıştı bile.

Yaşam tarzımızın elimizden kayıp gittiğini önce kadınlar hissetti. Çünkü yurdum dediğim zamanda, 1970’lerde mesela, bir kadın sokakta pekâlâ askılı entariyle, kısa şortla, mini etekle hatta mayo üzerine giyilen, anvelop tarzda düğmesiz fermuarsız, ancak iki bağcıkla tutturulmuş havlu kumaştan plaj elbisesiyle dahi dolaşırdı. Kimsenin sineye, baldıra bakması, gözle – sözle taciz etmesi söz konusu bile değildi. Bakılan değil bakan ayıplanır, terbiyesiz addedilirdi. 

Sonra devir apansız değişmeye, yurdum işgal edilmeye başladı. 35 derece sıcakta pantolonla, manşetli gömlekle gezmeye, sefil ve sonsuz bir terleme cezasına böylece mahkûm edildik.

Balkonlar ardiyeye döndü. Sokaktaki kem göz eve sızmasın diye perdeler çoğaldı. Keten perdeyle tülün arasına güneşlik diye saçma bir çeşit eklendi. Bu perdenin amacı güneşin eve girmesini engellemek değildi elbet, evin güneş gireni makbuldür. Güneşlik perdenin maksadı evi sokağın arsız bakışından korurken karanlıkta kalmamaktı. Kefen gibi beyaz güneşliklerimiz, can veren pencereli, balkonlu, çiçeklikli hayatımızı defnetmeye yaradı.

Hülâsa şekerim kadınların ne giydiğiyle, nasıl hareket ettiğiyle uğraşan ilkel taşra kültürü yoktu benim zamanımda. Onun yerine şen kahkahalar, balkon sofraları, akşam serinliğinde ürperen omuzların üstüne atılan ipekli şallar vardı. Tiril tiril bir memleketti benimki. Şimdiki gibi yobaz kabası değil.

***

Bizim mahallede tek örneği var bu kabalığın. Karşı sıradaki, üç katlı, bizden sayarsak dördüncü evin dedesi. Uzun boylu, heybetli, gözleri masmavi ve kocaman sakalı bembeyaz. Kara lastik üstüne şalvar ve yakasız gömlek giyen ve daima kendi kendine söylenerek ortalarda dolaşan bir adam. 60 – 65 yaşlarında. Belinde baltası var. Mahallenin bütün çocukları ondan korkuyor. Bir gün nedenini öğrendim ama biraz geç oldu.  

Mahalleye çıkmama her nasılsa izin verildiği bir gün, bahçelerine girdim. Biri erkek üçü kız torunları, yakın arkadaşım. İkisi benden büyük, biri benim yaşımda ve biri bebecik daha. Hepsini çok ama çok seviyorum. Benim gibi yasaklı değiller, istedikleri zaman anneleri izin veriyor bahçemize gelmelerine. Uzun uzun oynuyor, bisiklete biniyor, hatta sırayla paten kayıyoruz. Saklambaç, birdirbir, lastik, yağ satarım bal satarım, istop, yakartop… Hepsi bizim.

İşte o gün, onların bahçesine girip oyun oynamak için yine, arkadaşlarıma seslendiğimde bacağımda patlayan büyük bir acı ile sersemledim. Dedeleri, o beli baltalı sakallı dev, bahçeye şortla girdiğim için kızılcık sopasını kamçı gibi yapıştırmış bacaklarıma. Günahmış. Kızlar böyle gezmezmiş. Evin, bahçenin bereketini kaçırmışım.

Henüz beş – altı yaşımda olduğumdan söylediklerinin pek azını idrak edebiliyorum. Anladığım tek, gitmemi istiyor ve gitmezsem bir daha vuracak. Bacağım kıpkırmızı, gözlerim ağlamaktan daha kırmızı koşturuyorum. Acıdan ve korkudan bir de taşa takılıp düşüyorum mahallenin ortasında. Dizler pert.

Anneannem bahçemizin beton ortasında kucaklıyor beni.
“N’oldu kızanım?”
Anlatıyorum.
Ok gibi fırlıyor.
Elinde ekmek bıçağı.
Ben de arkasından yallah mahalleye.
Dede baltalı.
Ya anneannemi keserse?

Sonuç…
Anneannem adamı deli gibi kovalıyor. O koca gövdesiyle tavşan gibi kaçıyor dayakçı dede. Anneannemin çığlığı: “Seni doğrar köpeklere atarım pezevenk! El kadar kızana mı yetti gücün? Daha dün elinde şarap şişesiyle gezerdin, ne zaman Müslüman oldun? Senden mi öğreneceğiz dini imanı!”

Sonraları çoğaldı o dedeler. Çeşitlendi de. Kimi tecavüz bile ediyor el kadar kızanlara bugün. Öyle çoğaldılar ki, şortlu çocuklardan yükselen neşeli kahkahaların yerini onların nefes aldırmayan hacı yağı kokusu kapladı.

***

Varlar – yoklar çarpımında denklemin dışında kalanlardan biri de günümüze gecemize emsalsiz bir fon olan yemyeşil tabiat. Bizimki gibi bahçeli evlerin sıralandığı sokaklarda da üç – dört katlı apartmanların süslediği caddelerde de daima ve her binanın etrafında bir sürü ağaç olurdu.

Biliyor musun, bugünkü İstanbul’da en çok gecekondu mahalleleri benziyor benim yurduma. Hele o gökdelen gölgesinde, dere boyunda, yamaçlarda titreşen kondular… En çok onlar temsil ediyor benim şehrimi. Bahçelerinde hiç olmazsa üç – beş ağaç var çünkü. Uzaktan bakınca ölüm grisi beton yığınını değil, ağaç yeşili ile kiremit kızılının şakalı oyununu görüyorsun. Ne yaman çelişki, değil mi?

Oysa ağaçlar sallanmasa rüzgârda, yapraklar dans etmese, hayatın sürdüğünü hatırlatacak ne var ki dünyada? Salman Rüşdi’nin dediği gibi, gökdelenler kentin mezar taşları, eminim artık. İnsanlar kara bir kader gibi kente akın etti. Kent öldü. Ölüsüne metropol dediler.

Sen bu ölünün üzerinde sürüyorsun ömrünü. Ben nabzını tutmuşum oysa, en canlı devrinin… Al bakalım, varlar – yoklar çarpımına bunu da yaz. Sökülüp atılan ağaçların mazlum ruhunu da ekle okuduğun mevlide. Kent de onların ölümüne dayanamadı, can verdi zira.

***

Dedim ya, apartmanların altında bugünkü gibi sürüyle dükkân olmazdı o zamanlar. Pasajlar vardı. Şişli’de, babaannemlerin orda daha çok ama bizim buralarda bir tek bostanın diğer ucundaki sitenin altında. Bir de Şaşkınbakkal’da Kazım Kulan. O da pasaj gibiydi.

Pasajın aslında geçit demek olduğunu, binaların altından, bir sokaktan diğerine geçmeye yaradığını ve Paris’te icat edildiğini, ta kocaman olduğumda öğrendim. Benim için pasaj kurdeleydi, önlüktü, okul defteriydi. Hiç alışveriş merkezi yoktu mesela. Bildiğim tek üstü çatılı ve sıralı dükkanlar dünyası, adı üstünde Kapalı Çarşı. Onu da ilk defa ta yedi – sekiz yaşında gördüm. 

Benim dünyamda avm’ler, çarşılar değil kokular vardı. Her mahallenin bir bakkalı, yufkacısı, marangozu, nalburu, kasabı, terzisi, kunduracısı, kırtasiyecisi, eczanesi olurdu. Her birinin de kendine has bir kokusu. Her biri ayrı yerde. Bazıları birbirinden dört beş sokak uzakta. Bu yüzden kokular asla birbirine karışmaz.

Bakkala girdiğimde mesela deterjan kokusuna kafa tutan açık turşu kokusunu alırdım. Hüseyin amcanın çivit mavi önlüğünü görmesem bile genzimden bilirdim bakkalda olduğumu. Yufkacıdaki o sıcacık hamur rayihası, kunduracının tutkal ve kösele karışımı baş döndüren tebahhuru, eczaneden çıkınca burnumda 20-25 adım tutunan tentürdiyodu zihnimde hala. Sanki beş dakika önce terzi amcadan beli daraltılan etekleri almışım da devamlı başkalarının giysilerine dokunmaktan takıntı sahibi olmuş adamcağızın dakika başı dökündüğü Pereja kolonyası ellerimden tütüyor. Ya da Gümüşçü sokağın en dik yokuşunu çıkıp caminin altındaki nalbura girmişim, saçım başım hala paslı çivi kokuyor… Öyle bir kokular dünyası.

***

Pazar kurulurdu mesela, her Perşembe. Ve her Perşembe pazarda en az bir çocuk kaybolurdu. Zabıtanın henüz anons yapacak ekipmanı yok o devirde. İki gözü iki çeşme ufaklığı elinden tutar, pazar kurulan sokakları tek tek dolaştırarak avare annesini arardı. 

Başka çocuklar da su satardı pazarda. Anneannemden gizli birkaç kuruş atar cebime, ne yapıp eder, o çocuklardan su içerdim. Neden sonra o mavi kalın ibriklerdekinin sahipsiz kuyulardan çekilmiş pis su olduğunu öğrendiğimde, anneannem gibi tifo olmadığıma şükrettim. Hatırlıyorsun değil mi o hikâyeyi?

***

Bir de meyhaneler. Ah, aile faciası meyhaneler.

Her mahallede var mıydı, doğrusu bilmiyorum ama bizim mahallede, karakolun çaprazında, tren yolundan gelirken hemen yol üstünde nefis bir meyhane bulunur. Denizci meyhanesi. Camlarına balık ağları asılmış, ağlarda deniz yıldızları, deniz kabukları. Tavandan sarkan gemici fenerleri, kurutulmuş balon balığı, başka balık ağları… Uyduruk tahta masalar, daha uyduruk, paslı demir ayaklı ve tümü dengesizce sallanan tahta sandalyeler. İçine, aklım baliğ olarak hiç girmedim ama o meyhane hayatıma bir şekilde girdi. Aslında dinleyene matrak. Neyse…

Doktor olan değil de yakışıklı dedemle o meyhaneye girdiğimde bir buçuk yaşındaydım. Tabii kendim hatırlamıyorum. Aile faciası dedim ya, oradan bilgiler. Pusetteyim. Dedem kalp hastası. Yedinci enfarktüsünü geçirmiş. Süper güçlere sahip bir bilim kurgu kahramanı, çünkü hala aklı fikri rakıda. Akşamcı. Güneş batıya kırdı mı dümeni, bir dublecik olsun çekiyor işte canı. İçirmemişler de aylardır.

Kafaya koymuş. Planı sağlam. Anneanneme seslenip; kızanı giydir, koyuver pusete de gezmeye çıkarayım. Hava pek güzel. Nefes alsın yavrucak. Tabii bana hava aldırmak değil maksadı, kendine rakı bandırmak.

Uzatmayalım, mevsim sonbahar. Eylül olmalı. Akşam saat altı civarı. Dedem camın önüne kurdurmuş çilingir sofrasını, demleniyor. Keyfi gıcır. Beni de yüzüm cama dönük şekilde park etmiş. Bir yandan Muazzez söylüyor “akşam oldu hüzünlendim ben yine”, bir yandan beni eğliyor. Ben de mekânı kaplayan kesif sigara dumanının arasında, kıkır kıkır gülüyorum çıngırak sallayan dedeciğime…

Tam bu sahne yaşanırken babaannem, arkadaşının mutat çay davetinden dönüyor. “Kolejden kızlar”la her ayın son çarşambası toplanırlar. Yazları değil ama. Yazın herkes ya plajda ya yazlıkta. Yazlık da Büyükada, Heybeliada falan… Babaanneminki de işte bizim evin üst katı. Aylardan Eylül olmalı çünkü henüz Şişli’ye dönmemişler. Doktor dedeciğimin steyşın Opel’i bahçede, park halinde muhtemelen. 

Neyse. En şık ipekli bluzu, en kaliteli pardösüsü ile babaannem, trenden inmiş mecburen meyhanenin önünden geçerek eve dönerken camda beni görüyor. Daha doğru dürüst yürümeyi bile öğrenememiş bebecik ve kıymetli tek torunu bir meyhane camında. Aman yarabbi! Rezalet!

O kibar ve minik adımlarını sıklaştırıp koşaradım eve dönüyor babaannem ve kıyamet kopuyor tabii. Anneannem hadiseyi duyar duymaz inanamıyor. Gidip kendi gözüyle görmek için yallah meyhaneye. Mahalleli amcalardan biri “içeri bir alev topu düştü sanki” demişti, anneannemin girişini anlatırken.

Sonrası malum. Yakışıklı ve ehlikeyif dedeciğim de benim gibi yasaklı oldu o günden sonra. Nasıl etti rakı buldu, nereden becerdi kendine küçük kaçamaklar düzenledi, bilemiyorum. Fotoğraflar olmasa pek hatırlayamıyorum kendisini zaten. Fakat keşfettiğim kadarıyla dünya tatlısı bir serseriydi benim dedem. Beni de çok ama çok severdi.

İyi ki dedem olmuşsun yakışıklı adam. Yattığın yer incitmesin. Seni kırk küsur yıl sonrasından hasretle kucaklıyorum.



Anneanneciğim, sevgili serseri kocası dedem, oğlunun oğlu kuzenim ve kızının kızı bendeniz ile - 1976 olmalı


Taze damat babam ve keyfi gıcır dedeciğim


EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...