30 Eylül 2020 Çarşamba

KUYUYA DÜŞEN ÜLKENİN ÇOCUĞU

Aklından geçenleri duyar gibiyim: Amma da methetti çocukluk yıllarını, sanki her şey harikaymış gibi. 

Yok değildi. Haklısın. Bugün standart sayılan birçok hizmete ulaşmak düpedüz hayaldi benim zamanımda. Bodrum belediye başkanından duymuştum: Bizim çocukluğumuzda başı ağrıyan, karnı ağrıyan ölür giderdi. Meğer biri güneş çarpmasından beyin kanamasıymış, öteki apandisit. Doktor yoktu ki memlekette. 

Aynen böyle, sağlık lükstü yurdumda. Özel hastane denen nesne icat edilmemişti. Özel sigorta falan hak getire. Hastane dediğin, şöyle bir – iki otobüs yolculuğu ile ulaşabildiğin, kapısında altı, yedi, sekiz saat beklemek sorunda kaldığın belâ bir yer. Ölmemeyi başarırsan biri bakıyor sana. Neyin var diyor, şikâyetin nedir. Devlet hastanelerinde nitelikli hekime denk gelmek de şansa kalmış ha. Doktora ulaştım diye kurtuldum sanma. 

İlkokul iki ya da üçteyim. Anneannemin diz ve bileklerindeki ağrı dayanılmayacak kadar artınca annem onu Göztepe’deki SSK hastanesine götürdü. Kendisi de aynı kurumda çalıştığı için insanları tanıyor, önceden randevu falan aldırmış bir şekilde. Tam hatırlamıyorum detayları. Çeşitli branşlar incelemiş anneannemi. Ortopedi, dahiliye, intaniye… Tahliller, röntgenler falan. 

Teşhis epey uzun sürdü. Üç aylık git-gelin sonunda anneanneme kemik veremi teşhisi koymuşlar. En çok bir yıl ömrün var demişler. Annem ayılıp bayılmış, anneannem basmış kahkahayı. Doktora “bende o dediğinden olsa şimdiye erir biterdim halbuki ver iki kilo pirzolayı, bak bir oturuşta nasıl yiyorum” demiş. Ortaokul mezunu yaşlı bir kadının bile kalitesine nanik yaptığı bir hekimlik…  

Sonuçta tanıdık ve ünlü bir doktorun muayenehanesine gidildi. Bir sürü para verildi elbet. Tahliller, röntgenler gösterildi, muayene olundu. Doktor bir saat içinde romotoit artrit yani iltihaplı eklem romatizması teşhisini koydu. Parafin banyosu ve ağrı kesici reçete edip yolladı. Haklı da çıktı hani, anneannem 91 yaşına kadar yaşadı. Ömür boyu ağrı çekti, ilaç kullandı ama kemik veremi olmadığını hayatta kalarak ispatladı. 

Süper kahramanım anneannem

 

Önceki kısımda böbrek hastalığından kaybettiğim arkadaşımı anlatmıştım sana, hatırlıyorsun değil mi? Annesine çok içlenmiştim hani. Sözüm ona bizimkiler okumuş anne baba, o kadıncağız yazık, cahildi. Bak gör şimdi. Benim mühendis babam başıma ne işler açtı.

Arkadaşlarla bir arada olmaya ve o bitmez çocuk enerjisiyle koşturmaya alışmadan bir başıma büyüdüğümden herhalde, okullu olmamla maraza olmam eşzamanlı. Eskiden burnu bile akmadan kışı atlatan ben, okula başladığımdan beri ikide bir ateşleniyorum. 

Daha ilk sene kasım ayı çıkmadan iki defa hafta boyu süren yatak – döşek halindeyim. Anjin diyorlar o zaman, çeşit türlü boğaz enfeksiyonları işte. Bademcikler ceviz kadar. Ağrısı kulağımdan çıkıyor. Doktor dedem, o yakalayamazsa eczacı amcam, her defasında beni buzağı gibi devirip basıyorlar totoya iğneyi. Enjektör de beygir kadar. Cam ve metalden, kocaman bir şey. Cam gövdenin ucuna vida gibi çevrilerek takılan iğnesi yıllar içinde hafiften eğrilmiş. Şimdikiler gibi ucu incecik, gövdesi plastik değil.  

Plastik yok zaten hiçbir alanda daha. Ancak melamin kap – kacak. Dedem enjektörü önce bir güzel kaynatıyor. İçine iki ayrı cam şişecikten ilaçları çekiyor. Şişelerin içindeki akmasın diye tepesi balmumu gibi bir şeyle kaplı. Sonra başlasın işkence. O kahrolası novaljin, adı batası linkosin nasıl yakıyor, etime ateş dökülmüş gibi oluyorum. Antibiyotik torbasına dönmeyeyim diye bunlar, büyük iyilik yapıyorlar ama benim anlamam mümkün değil o yaşta. Neyse.  

Sonunda annem çareyi hayatımı daraltan kanunlarına yeni bir madde eklemekte buluyor. Beden eğitimi dersinden, heyet raporuyla muaf tutuluyorum. Amaç terlememi önlemek. Herkes bahçede jimnastik yaparken ben kedi gibi camda. Sınıfta kalmak zorundayım.
Öğretmenden de rica ediyorlar: Bu kız ikide bir terleyip üşütüyor, ateşlenip yataklara düşüyor hocam. Sizden istirham etsek… Kadıncağız, sanki üstüne vazifeymiş gibi her teneffüs sırtıma ter bezi sokuyor. Yeter ki terli terli üşümeyeyim. Mutlak çözüm olmuyor tabii. Öyle böyle hastalanmayı beceriyorum. Annem sonunda babama ültimatomu çekiyor: Bir ilaç bul şu kıza, terlemesini engelle. 

Babam kimya mühendisi. Optik içerikli tıbbi cihazlar ithal eden bir firmada çalışıyor. Cihazların montajı ve eğitimi için devamlı hastanelere girip çıktığından, bir laboranta sormayı beceriyor. Bir akşam elinde o mendebur ilaçla geliyor: “Bunu içirin her sabah, terlemesi kesilecek.” Doğru düzgün bir çocuk doktoruna götürsenize! Nerde? Laborant tavsiyesi ilaç meğer vücuttan atılacak suyun tamamını idrara çeviren bir naneymiş. Yarım günlük okul hayatım cehenneme dönüyor. Devamlı çişim var. Deli olacağım!

Okulda tuvalete girmem kesinlikle yasak. Zaten hemen her çocuğa yasak. Tuvaletler okul binasının dışında. Penceresiz arka duvara bitişik şekilde inşa edilmiş tek katlı ayrı bir yapı. Dört ya da beş hela kızlara, bir o kadar da erkeklere. Tümü alaturka. Girilecek gibi değil. Temizlik görevlisi var mı yok mu okulda, bilmiyorum. Bildiğim, bir kerecik kapısından kafamı şöyle bir uzatarak gördüğüm kadarıyla, bir su bile dökülmemiş içeri, her yer leş gibi. Bahçede oynarken top o tarafa kaçsa kimse gidip almak istemezdi, öyle bir facia.

Netice? Birinci sınıfın ilk döneminde bir gün artık tutamayacak kadar sıkışıyorum. Ağlaya zırlaya öğretmenden izin alıp son derse girmeden çıkıyorum okuldan. Anneannem çıkmış mıdır acaba beni almaya? Yolda karşılaşırız belki. O bir çare bulur bana. Yok. Çıkmamış. Bir başıma, ağlayarak ve çoraplarımı ıslatarak eve koşuyorum. Bir de ne göreyim? Artık yataktan kalkamayacak kadar hasta olan dedem evde yalnız. Anneannem bakkala gitmiş. Halimin perişanlığı yetmezmiş gibi bir de kapıda kalıyorum. İşte o gün tırtıklı balkon duvarlarına yanağını sürtünce ne olduğunu öğreniyorum.


Nasıl? Rahatladın mı şimdi. Yurdum dediğim yılların çirkin yüzünü de gösterdim işte sana. Ama ben her türlü zorluğuna, yokluğuna rağmen seviyorum yurdumu, o yılları. Özlüyorum da.

En çok altıgen şekilli, ortası delik mavi silgileri özlüyorum mesela. Elimizde tek onlar vardı. İlk kokulu silgi ithal edildiğinde orta ikide, ilk 0,5 kalemi elime aldığımda lise birdeydim. Hatasız yazmayı öğrenmemizde katkısı büyüktür o silginin. Silmek için sürttüğün sayfayı yırtmadan bırakmazdı zira. Biz de yanlış yazmayalım, defterimiz yırtılmasın diye dikkat kesilirdik. 

Defterlerimizi illaki süslerdik mesela. Her sayfanın sol kenarına renkli kalemle yukarıdan aşağı uzanan şekiller çizerdik. Renkli kalem de yarısı mavi yarısı kırmızı olan, fazla bastırınca ucu dağılıveren şeyler. Kurşunkalem, boya kalemi, hepsi yerli malı. Pek kaliteli değil o yüzden. İçimize sindirdiğimiz o “bizim olsun, isterse uyduruk olsun” hissini birebir yansıtan nesneler. Kalem açarken jileti vidasından kurtulan kalemtıraşlarımız mesela. Tam zamanın ruhu!  

Yerli malları haftası düzenlenirdi her yıl. Evden nohut, fasulye, fındık, ceviz falan getirir, masalara dizerdik. Öğretmenlerin goygoyuyla övünürdük de işte bunların tümü bizim ülkemizde yetişiyor diye. Başka milletlerin aynı yaştaki çocukları ülkelerinin uzay mekikleriyle gururlanıyordu. 

Öte yandan tiyatro, piyes, sahne önemliydi eğitim hayatımızda. Bize öyle geliyordu en azından. Her çocuk en az bir kere sahneye çıkmadan ilkokulu bitirmezdi. Bizimkisi folklor gösterisi oldu. Mezuniyet töreninde kazık kadar boyumla alaca bulaca bir kılık giydim. Şalvar, cepken, başlık, mahsusçuktan altın liralar… 

O kadar hızlı boy atmıştım ki annem, 5. sınıfa başlarken kırtasiyeciden “son sınıf” kitaplarını isteyince adam orta son kitaplarını vermişti. Annem aynı yaşta vals yapmış mesela, beyaz şık elbiselerle. Ben? Silifke’nin yoğurdu… 

Mezuniyet balosunda vals yapan annem, sağ başta. /1958 

 

1983 tarihli ilkokul mezuniyetim.

 
Annem ve öğretmenimle, sahne sanatlarından payıma düşenin içinde.

 
Devrimiz, darbe sonrası galiba bulamaç bir sıfata büründü. Her şeyden azıcık. Azıcık kentliyiz azıcık köylü, biraz yerli, biraz muasır medeniyetler seviyesinde. Dinimize de bağlıyız Atatürk İlke ve İnkılaplarına da ne alakası varsa. Ucundan bir lokma demokrasi koparıyor, hemen üstüne dirlik düzenlik için gerekli ilan edilen diktatörlüğü sürüyorduk. 

Çocuktum ama daha. Kavrayamıyordum bunları. Rumen bandıralı petrol gemisi İndependenta, sayfiyemizin sahiline vurup korkunç bir patlamayla enkaza döndüğünde, burada ne aradığını sorgulamak aklıma gelmemişti. Korkmuştuk sadece. Büyükler de düşünmedi böyle şeyleri. Bireysel hayatımızı var kalmaya, siyasal hayatımızı -mış gibi yapmaya harcamak durumundaydık. Sanki ülkece derin bir kuyuya düşmüştük de yukarı tırmanabilirsek bir gün, işte o zaman gerçekten yaşayacaktık.



29 Eylül 2020 Salı

KARA ÖNLÜK BEYAZ YAKA

Yepyeni bir çanta almışlar bana. Bak ne güzel, hem de kırmızı! Okula başlayacakmışım. Nasıl heyecanlıyım! Bu koca bahçede bir başıma geçen yedi uzun yıldan sonra, içi yaşıtlarımla dolu heybetli bir binaya gideceğim, hem de her gün. Dünyalar benim olmuş.

Mahalledeki çocuklarla aşırı kontrollü ve sınırlı zamanlarda oynamama izin verildiğinden, okula başlamak benim gibi biri için özgürlüğe kavuşmakla eşanlamlı. Babama tutturuyorum: Fotoğraf çekelim. Anneanneciğimle ve yakışıklı dedemle, kâğıttan mutluluk ışıtan kadrajlardayız.


İlk günü hatırlamıyorum, anlattılar. Annem daireden izin almış, anneannem ve ben, hep birlikte gitmişiz. Okul bahçesi çocuklarla dolu. Her öğretmen bahçedeki çocuklara listesinde yazan isimleriyle seslenip, kendi sınıfında olanları içeri, dersliğe çağırıyor. Bizim kapıda 1-H yazıyor. İlk derste annelerin de sınıfta bulunmasına izin veriyor öğretmenim. Giriyoruz. İçeride 40 kadar çocuk, bir o kadar da anne, veli. Dersliğimiz bizim odadan büyük, salondan küçük. Dersin sonunda içerisi nefes kokacak kalabalıktan. Teneffüse çıkınca fark edeceğiz temiz havanın bambaşka koktuğunu.

Öğretmen bir şeyler anlatıyor. Benim dikkatim ise sınıfın duvarlarını süsleyen pano ve resimlerde. Mevsimler şeması, el yazısı ve matbaa baskısı ile harfler tablosu, Atatürk portresi, istiklâl marşı ve Ata’nın gençliğe hitabesi. Öğretmen masasının üstünde mavi – beyaz kareli bir örtü serili. Bizim mutfaktaki tabak raflarının Sümerbank deseninden. Masanın arkasında cevizden camlı bir ahşap dolap. İçi kitap dolu. Yazı tahtası yeşil, biraz da yıpranmış. Yer yer delikler ve çizikler var yüzeyinde. Tahtanın tam karşısında, bizim sıraların arkasında, tahta kadar büyük yeşil çuhayla kaplı pano. Üzerinde metal metal parlayan yuvarlak tepeli raptiyeler. Pano şimdilik boş, zamanla dolacak.  

Benden beş yaş büyük kızıyla öğretmenim ve annem, okulun girişindeyiz.


Çocuklar çeşit çeşit. Kara önlük beyaz yakayla herkes bir miktar birbirine benzemiş ama yüzlere odaklanırsan farklılığı görüyorsun. Kızların saçları at kuyruğu veya örgü. Hepimizin kafasında beyaz kurdele var. Erkekler tıraşlı, hepsinin saçı kısacık.

Üniformalarımız da nüfus cüzdanlarımız gibi, kızla erkeği ayırt etmeye azimli. Kızların önlüğü dize, diz altına kadar. Çorap üstüne giyilebiliyor. Arkadan düğmeli. Kolları uzun, manşetlerinde de düğmeleri var. Beyaz yakalarımız abajur kartonpiyeri gibi, sert. Yakalar da eril – dişil. Kızların yakaları yuvarlak, erkeklerinki sivri uçlu. Gerçi ders bitiminde boğazımızı kesen yakanın bir tarafını düğmeden kurtarıp göğsümüze salıveriyoruz, o zaman kız - erkek herkes eşit haytalıkta görünüyor. Erkeklerin önlükleri kısacık. Popo hizasında bitiyor. Altına pantolon giyiyorlar. Tek tip giydirilirken bile cinsiyete göre ayrım yapılması nedendir, bilmiyorum. Biz de koşmaya elverişli, altı pantolonlu önlüklerden giysek dünyanın sonu mu gelir mesela… Neyse.

İkinci derse geçmeden öğretmen biz çocuklara sesleniyor: Haydi bakalım, şiir, şarkı ne marifetiniz varsa sergileyin bize. Okulun ilk günü bayram sayılır, ona uygun başlayalım. 

Karanlık kış aylarını evdeki pikapta plak çalıp aklım sıra bale yaparak geçirdiğim için herhalde, hemen parmak kaldırmışım. Öğretmenim “gel bakalım Beril, bize ne hüner sergileyeceksin?” diyor. Cevap: “Şimdi sizler için Ajda Pekkan’dan kimler geldi kimler geçti şarkısını seslendireceğim.” Ciddi ciddi, baştan sona kadar söylemişim. Anneler, veliler gülmekten kırılmış. Radyodaki spikeri taklit edersen böyle maskara olursun işte. Aile – arkadaş taifesi de senelerce birbirine anlatıp anlatıp dalga geçti. Haklılar elbet. Yedi yaşında bir tip, kimler geldi kimler geçti. Olacağı bu! 

Boyumdan büyük bir özgüvenle başladığım okul hayatım, her gün anneannemin elinden tutup okula bir yarım saat yürüyerek geçti. İlk sene sabahçıydım. Üçüncü ve beşinci sınıfları da sabahçı okudum. İkide ve dörtte öğlenci. Sabah anneannemi öperek girdiğim okul kapısında ders bitiminde yine anneannem tarafından karşılandım hep. Romatizmadan şiş dizlerine, ayak bileklerine rağmen o mukaddes kadın beş sene her gün iki posta onca yolu yürüdü, beni okula getirip götürdü. Annemin yeni kanunları böyle emrediyordu çünkü. 

Anneannem, canım benim.


Benim gibi anası pimpirikli, okul yolunda eskortlu bir iki çocuk daha vardı, o kadar. Herkes bir karış boyuyla ve koca çantasını mütemadiyen sağ elden sola, ondan ötekine geçirip yorulmamaya çalışarak yürürdü. Okul servisi henüz icat edilmemişti. Hepimiz kendi muhitimizdeki okullara giderdik. Evle okul arası taş çatlasın kırk dakikalık adım mesafesinde olurdu.

Özel okul diye bir şey de yoktu yurdumda. Devletin verdiği eğitimin kalitesinin sorgulandığını görmedim. Herkes devlet okuluna gider, çok başarılı olup ortaokulda sınav kazananlar yabancı okullarına, akademik becerisi yetmeyip “devlette okuyamaz” damgası yiyen garipler ise tek tük açılmış özel okullara gönderilirdi. Bizim, Kadıköy’den Pendik’e kadar uzanan sahil semtlerinde sadece bir tane böyle okul vardı, bildiğim.

Sen şimdi yirmi birinci yüzyıldan ilk yirmi seneyi de yemiş bir kuşağın mensubu olarak devlete ayrı özel okullara ayrı şüpheyle bakıyorsun, hangisine gitsen başka yönden yetersiz bir eğitimle karşılaşacağını biliyorsun ya, bizim zamanımız onun tam tersi işte. 

Bizde öğretmenin dediği emirdir bir kere. Okul müdürleri bile akademik bir konuda öğretmenlerin sözünü dinler. Anne babalar çocukları teslim ederken “eti senin kemiği benim hocam” der; al bunu adam et. Eder de öğretmenler biliyor musun... Kara önlüğü ilk defa giydiğim 1977’den liseyi bitirdiğim 1988’e kadar hep devlet okullarında okuyan bir nesil olarak, pek bir yardım almadan yarıdan fazlamız iyi üniversiteleri kazanabildik. Bir milyon adaydan ilk seksen – yüz bine girebildik yani. Öğretmen önemli. Yaşadım da ondan biliyorum.

Okula başlamadan kendi kendime harf işini çözdüğüm için okuma bayramında sınıf birincisiyim.

Okutmakla yetinmiyor, bir de piyes oynatıyor bize tatlı öğretmenim.

Okula dair fena iki şeyden biri müdür. Din bilgisi öğretmeni. Askeri darbeden sonra devlet din dersini zorunlu kılıyor ve biz de müdür beyle haftada bir ders yapmak durumunda kalıyoruz. Sınıftaki çocukların bir kısmı yazları evin yakınındaki camide verilen kuran kurslarına devam etmiş, duaları sular seller gibi biliyorlar. Bende tık yok. Dördüncü sınıfta başlıyorum dua ezberlemeye. Fatiha, Nas, Felâk, üç kulhuvallahü bir elham falan tamam. Onları hallediyorum ama müdür ertesi sene hepimizi Yasin ezberlemek zorunda bırakınca paniğe kapılıyorum. Altı koca sayfayı nasıl ezberleyeceğim?

Öğretmenimiz o güne kadar hiçbirimize tek fiske vurmamış fakat bu müdür denen adam duayı okurken takıldın mı yapıştırıyor silleyi. Ödümüz kopuyor. Tanıdığımız ilk dayakçı o değil gerçi.  Semtimizde yaşayan tek doktorun bir karısı var Necla öğretmen, onun çocukları dövdüğünü biliyoruz. Bereket bizim sınıfa girmiyor. Fakat Atatürk rozetli, boya sarısı saçlı, eli her daim cetvelli bu kadına duyduğumuz korku bile müdürünki yanında hafif kalıyor. Derdimin dermanını televizyonda buluyorum şükür ki. Bir filmde gördüğüm tebeşir tozu yutarak ateşini çıkarma hilesi sayesinde sözlüden yırtıyorum. Okuldan çıkarken cebime sakladığım beyaz tebeşiri sabah erkenden gizlice ezip avucumdan yalıyorum. Hop ateş 39! Okula gidemez. Not verme hakkı da yok nasılsa din öğretmeninin, oh kurtuldum dayaktan!   

Bu sayede edindiğim sıvışma becerimi bir de beşinci sınıfın sonlarına doğru uygulanan toplu aşı seansında kullanıyorum. Her sene okula beyaz önlüklü birileri geliyor. Ben zaten iğneden korkak, sıvayın kolları, geçin sıraya. Aaa! Beril, utanmıyor musun kocaman boyunla ağlamaya. Geç bakayım en öne! Yandım anam ki ne yandım. Her sene aynı terane. Canıma tak etmiş. Son sınıfların derslikleri en alt katta, yüksek giriş daireler gibi. Bahçeden şöyle bir – bir buçuk metre yukarıda sadece. Hemşireler kapıdan ben pencereden, hop kaçtım. İyi de ettim. Karma aşı olsam ne yazacak, zaten her kış anjin olup yatak döşek seriliyorum. Yemişim aşısını. Huzur isyanda!

Okulun en kötü diğer şeyi tuvaletler. Ne iş açtı başıma o kahrolası tuvalet, bir bilsen. Gelecek kısımda anlatayım. Yaşlandım artık, yoruluyorum yahu!


Okul bahçesinde hayatımın ilk çocuk bayramı


1-H sınıfı okuma bayramında öğretmeni ve müdürüyle.
Orta sırada soldan ikinciyim ve yine manasızca uzunum.

25 Eylül 2020 Cuma

ÜSTÜNDE DANTEL VAR GERÇEKTEN

Yıllardan 1980. Yazın gözü, temmuz ayı. Soba belâsı olmadığı için kutsal mekân salon, kullanıma açık. Ama tabii balkondan paldır küldür girmemek şartıyla. Akşamları televizyon başında toplanıyoruz. Ekran siyah beyaz ama gözümüz rengârenk görüyor. Olimpiyatlar var çünkü, Moskova’daki yaz olimpiyatları.

Dört yıl önce, Montreal olimpiyatlarından hayranı olduğumuz Rumen jimnastikçi Nadia Komaneçi yine başrolde. Türlü marifetler sergiliyor, atlıyor, sıçrıyor, bir yarıştan diğerine puanını daima yükseltiyor. Evde bir heyecan, bir kıyamet… Bize ne oluyorsa artık!

Atlama beygiri müsabakasının orta yerinde annem geleneksel müptezelliğini yapıyor, beni zorla ekran başından kaldırıp bulaşık yıkamaya gönderiyor. Kendisi de peşimde. Dairedeki (çalıştığı devlet kurumundan daire diye bahseder) kızlar hakkında birtakım dedikodular anlatıyor, ben ellerimle bulaşık suyunun köpüğüne dalarken. Birileri anneme arkadaş olmadığımızı, benim henüz anne otoritesi ve şefkatine ihtiyaç duyan küçük bir kız olduğumu söylememiş nedense…

Dokuz yaşımın elverdiği kadar hızlı yıkıyorum bulaşıkları. Annemin anlattıklarını “hı-hı”layarak dinler görünüyorum. Tek kelimesini anlamadan. Aklım asıl içeride: Kim alacak altın madalyayı? Bizim Nadia mı, başkası mı... Neyse sonunda işi bitiriyorum, annem peşimde salona dönüyorum.

N’oldu anneanne? N’aptı Nadia?

N’olacak, beceremedi kızancık. Üç kere eşekten düştü.

Anneannem o zaman 61 yaşında. Hayatında spor hiç olmamış. Televizyon denen sihirli kutunun cazibesine kaptırmış kendini, o yaştan sonra jimnastik müsabakası izliyor. Atlama beygirinin adını hatırlayamayınca “eşek” demesi bundan. Canım anneannem benim. Uydurması bile tatlı.


Nadia'cılar!


***

O zamanları iyice anlatmam lazım sana çünkü bugünden çok ama çok farklı her şey. Öncelikler, sınırlar, değerler, yaşam sabitleri… Her şey bambaşka.

Her evde yaşlılar vardır mesela, çekirdek aile henüz icat edilmemiştir. Çoğu hane halkının takvim üstünde durduğu yer, 5 ila 75 yaş arasında değişir. Ayrıca aile fertleri, şimdikine nazaran çok daha fazla zamanı bir arada geçirir.

Kahvaltı hep birlikte yapılır. Sabahtan küçükler, gençler okula gönderilir, yetişkinler işe. Öyle güneş doğmadan değil ama. Mesai ve okul saatleri daha makul benim devrimde. Sabahçı – öğlenci düzeni var örnekse, okul dediğin hepi topu yarım gün.

Benimkinden farklı olarak anneler genellikle evde kalır, babalar ise sabahtan çıkar, güneş batmadan işten döner. Anneler akşam sofrasını kurarken babalar günlük gazeteyi okur. Maaile oturulur sofraya. Çocukların akşam yemeğinde elini yüzünü yıkamış, üstünü düzeltmiş, saçını taramış halde bulunması beklenir. Yemekten sonra dişini fırçalaman şart. Su istediği kadar soğuk olsun, o dişler fırçalanacak. Şimdiki gibi evin efendisi çocuk değil. Zurnanın son deliğiyiz biz ufaklıklar. Önce babalar geliyor, bazen de büyükanne – büyükbabalar. Anneler ikinci, çocuklar son sırada önemlilik listesinde.

Yemekten sonra ailece muhabbet. Çocuklar, kendilerine bir şey sorulmadıkça konuşmaz ama, dinler. Dinlemesi ve öğrenmesi beklenir. “Büyükler konuşurken lafa girilmez!” Çat diye keserler sesini. Büyüklerin bir ters bakışı yeter biz çocukların şıp diye susmasına. Korkudan değil, yok. Korkuya benzer bir duygu bu frene bastıran ama tam o değil. Saygı da denemez doğrusu. Karşındakinin senden güçlü olduğunu kafadan kabul edip boyun eğmek, basitçe. Büyükler senden bilgili, büyükler senden etkili. Güçlü de hani. Bunun içselleştirilmesi. Dayak? Ha, o var ama bizde pek ender.

İki yaşında falanmışım. Sofradayız. Köfte var, ayıptır söylemesi. Benim zamanımda yiyip içtiğini öyle fotoğraflarla falan ilan etmek şöyle dursun, başkasının evinde buzdolabını açmak bile dev bir ayıptı. İster zengin olsun ister yoksul, kişilerin ve ailelerin maddi durumu asla ama asla ilan edilmez, paraya kolayca tercüme edilebilecek yiyecek içecek, mücevher vs. mahrem bilgiler arasında sayılırdı. Kimseye maaşı sorulmazdı mesela. Soran, aklını şuurunu yitirmiş addedilirdi. Neyse… İki yaşındaki ben de her çocuk gibi sofrada çatal kaşık bıçak kullanmak durumundayım. Fakat bir türlü topalak köfteyi çatala geçiremiyorum. Eller hap kadar tabii. Bir elimle köfteyi kavrayıp, diğer elimdeki çatala saplamışım. Yanımda oturan babam anında elinin tersiyle yapıştırmış şamarı. Burnumdan oluk gibi kan. Annem delirmiş, beni kaptığı gibi babamı masadan kovmuş, feryat figan. Babamla o günden sonra tamı tamına kırk beş yıl beraber ömür sürdük. Bir daha asla bana el kaldırmadı. Annem devraldı pataklama işini.


Babamla


Neyse. Evlerdeki örf – âdete devam edelim: Akşam yemeğinden sonra çay eşliğinde radyo başında, soba yanında toplanılır, bir saatlik ajans dinlenir. Memlekette ve dünyada olan biteni bu resmî haber kanalı ne kadar anlatırsa o kadar bilirsin. Gazeteler de halkın insicamını bozacak şeyleri yazmaz zaten.

Ortalık yangın yeridir aslında, nice yıllar sonra öğrenirsin. Her gün batımını, kentlerin arka sokaklarında işlenen cinayetler, ücra kasabalarda yaşanan faili meçhuller izler. Millet birbirini kırmakta, ülkenin dizginleri Ankara’dakilerin elinden kaçmaktadır. Askeri darbe öncesi tehlike sokaklara yuva yaptı desem yeri var. Darbe sonrası başka gerilim zaten. Sokağa çıkma yasakları, tutuklamalar… Genel ruh halimize egemen olan tedirginlik ve kaygı fazla kabarmadan akşam sohbetleri başka konulara kayar. Yakacak fiyatları, etin kilosu… Çocuklar büyüklere, büyükler daha büyüklere itaat ediyor. Zamanın ruhu bunu emrediyor.

***

Gün geldi salon eşyasına bir daha vazgeçemeyeceğimiz yepyeni bir parça eklendi. Gecelerimizi eşsiz güzellikte seslerle şenlendiren radyonun yerini televizyon aldı. Evet, üstünde dantel var gerçekten. Tek kanal ve tabii ki siyah beyaz. Kanal nedir, renkli televizyon olur mu, habersiziz. Önümüze ne koyarlarsa onu izliyoruz, huşu içinde.

TRT akşam saatlerinde İstiklal Marşı ve bayrak töreniyle yayına başlar. Önce haberler. Mesut Mertcan’ın o davudî ve monoton sesi. Sonra bir eğlence programı ya da olimpiyatlar gibi bir şeyler. Akşam 12’den önce yine yayın aynı merasimle kapanır.  

Benim okula başladığım, yakışıklı dedemin temelli gittiği seneydi sanırım, televizyon hayatımıza yeni ahbaplar soktu. Ceyar, Bobi, Suelın, Pemıla, Bayan Eli… Aman Allah ne tutku ne adanmışlık! Histerik bir halde takip etmeye başladık Dallas dizisini. Herkesin “tuttuğu” bir karakter var. Anneannem “Bobi’ci”. Annem kararsız, Bay Yuing ile Pemıla arasında fikir değiştiriyor. Ben Lusi’ciyim, net şekilde. Saçlarına bayılıyorum o kızın. Bir karış boyuyla o upuzun, sapsarı saçlarını nasıl da savuruyor! Şahane!

Benim de saçım uzasın, Lusi gibi salınsın istiyorum ama nerde! Kıvırcık ve kara kafa dekorum elvermiyor. Anneme yapışıyorum: Bana da fön çeksene anne n’olur! Annem memnun. Sonunda oğlan çocuğu gibi ağaç tepelerinde gezmeyi bırakıp, süsüne düşkün, cicili bicili bir kız olacağımı sanıp seviniyor. Saçlarımı ütülemekle işe başlıyor. Aşırı gür ve telefon kablosu kadar kıvrık olduğu için, kendi saçında işe yarayan mızmız fön makinası kifayetsiz kalacak, biliyor.

Ütülü ve cicili


Saçlarımın Dallas’taki Lusi gibi upuzun, tiril tiril olması hayalini, ilkokul dörde başladığım sonbahar aklımdan külliyen çıkarıyorum. 1981 – 1982 eğitim öğretim yılına başladığımızda tüm okul bir güzel bitleniyoruz. Darbe yeni gerçekleşmiş, sıkıyönetim sürüyor. Askerler yaz boyunca bizim okulu karargâh olarak kullanmış. Eylül’de kara önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla içine girdiğimiz okul parazit yuvasına dönmüş. Gelsin bit şampuanları, bit tarakları. Artık kısa saç moda, en azından bize. Beslenme çantalarına sabun kalıpları ekleniyor ve hepimizi koyun gibi kırkıyorlar. Zaten kıvır kafa olan ben, bir de kısacık kesilince saçlarım, çareyi Lusi’yi unutmakta buluyorum.

 

Lusi bizi kıskansın, hıh!


 

22 Eylül 2020 Salı

BABAN GELİYOR, KAÇ!

Gümüşçü sokak, semtimizin kalbiydi benim gözümde. Hayat onun çizdiği hat üzerinde akar, evler ve içinde yaşayanlar onun tarif ettiği mesafede var olurdu. Semt pazarı kurulunca perşembeden perşembeye, tanıdık gelmeyen yüzlerin gayrı resmî geçidi başlardı. Haftada bir, coğrafyamın emrettiğinden ötesini, o insanların yüzünde görürdüm. 

Taşranın kokusu semt pazarındadır mesela. Hüznü ve neşesi de. Tahta tezgâha yığdığı patatesleri, gün batmadan bitirmek için var gücüyle “Adapazarı” diye bağıran delikanlıyı da “ikizlere takke” derken kendi hicabıyla yanakları kızaran amcayı da nerede görsem tanırım; şimdi bile. Hele çay bardağı almaya gelen yeniyetmeye yeşilleneceğim derken bardakların fiyatından fazla para üstü veren hıyar! Oh oldu ona işte. Vermedim parasını. 300 lira verdimdi, altı tane çay bardağı için. Sersem herif orama burama bakıp “maşallah” çekmekten para üstü vereceğim derken 500 lirayı saydı avucuma. Oh oldu demiş miydim? 

Pazar böyle, peki ya tanıdık yüzler? En yakından başlayalım: Tam karşımızdaki evde yaşayanlardan. 

Karşı evin bahçesi küçücük. Bizimkinin onda bir desem yeridir. Annem yaşlarında üç kız kardeş ve aralarından birinin, benden iki yaş büyük oğlu yaşıyor, bu iki katlı evde. Önde dar ama yemyeşil, gürbüz çimenlerle ve aralarına serpiştirilmiş iki üç gül ağacıyla bezeli bahçesi. Evin balkonsuz pencereleri bize cepheli. Balkonlar arkada, tren yoluna ve ana caddeye bakıyor. Perdeler genellikle kapalı. Kardeşlerin tümü sabah erkenden birer birer çıkıp işe gidiyor. Tıpkı annem gibi. 

Evin oğlu bilmiş bir şey. Sonradan profesör oldu. Anne babası boşanmış olduğundan belki, epey geçimsiz. Herkesle alay etmeye pek bir meraklı. Mahalledeki diğer çocuklar oğlandan hazzetmiyor, kimse birebir oynamıyor onunla. Bizim zamanımızda kavgalı ve sonsuza dek süren evlilikler modaydı. Öyle anlaşamayan çiftlerin şıp diye boşanması görülmüş şey değildi. Boşanmış sadece iki çift biliyorum çocukluğumdan. Bir sürü karı-kocanın boşandığına, ta lise yıllarımda şahit olmaya başlıyorum. 

Bir yaz akşamüzeri, mahallenin çocukları toplanmışız, onların bahçe duvarı üzerine tüneyip çene çalıyoruz. Bir şey söylüyor bu oğlan ve beni kızdırmaya başlıyor. Sanırım annemle ilgili, net hatırlayamıyorum. Belki Fenerbahçe Galatasaray muhabbeti, kim bilir. Çocuk herifleriz sonuçta. İlkokula bile gitmiyoruz daha. Aramızdaki laf yarışı ve inatlaşma artınca sözle baş edemediğim oğlanı oturduğu duvardan bahçeye itiveriyorum. Ödüm kopuyor ama bereket bir şey olmuyor oğlana. Fakat iki evin kadınları birbirine giriyor. Feci bir haykırış teatisi. Annem, o evin duvarına yakın yürümemi bile yasaklıyor. Zaten bizim bahçeden dışarı çıkmam bin bir şarta bağlı, bir de bu! Yaşadığım korku ve utanç da cabası… Neyse. 

Bir daha denk gelip konuştuğumuzda bu oğlanla ne mahalle kalmış ortada ne de evlerimiz. Devir silmiş geçmiş tümünü. Hatıralar yaşıyor ama. Hem de nasıl! Otuzlu yaşlarımızı ortalamışız. Bir havaalanında rastlaşıyor, ayaküstü sohbet ediyoruz. Liseden sınıf arkadaşım olan bir kızla evlenmiş. Birkaç yıl geçmeden de boşanmışlar. Onu duvardan ittiğim günü unutmamış: “Ben seni çok kıskanırdım, biliyor musun? Annenle baban ayrı olmadığı için sinir oluyordum sana. O gün de seni kızdırmak için ne lazımsa yaptım, gayet iyi hatırlıyorum.” İlk kez bu vesileyle ve yürekten bir özür diliyorum kendisinden. Bir o kadar da üzülüyorum. Hem çocukluğuna hem o gününe… Keder ve utanç yaşlanmıyor demek.

*** 

Bitişiğimizdeki evde, anneannem yaşlarında bir anne baba ile annemlerden genç oğulları yaşıyor. Üst katta, anneyle babanın yaşadığı evde telefon var. O dönem için uzay mekiği derecesinde sofistike bir cihaz.

Oyuncak da olsa, telefon mühim nesne.

 

Şişli’de yaşayan babaannemler ile gerek olduğunda, onların telefonundan konuşuyoruz. Gerek de şöyle: Yakışıklı dedem bir şubat soğuğunda ölüme yaklaşıyor. Annemler komşuya geçip babaannemlerin numarasını yazdırıyor santrale. Ertesi gün santral telefonu bağlıyor. Komşu teyze balkona çıkıp var gücüyle sesleniyor. Bizimkilerden biri apar topar, duvardan atlayarak ve merdivenleri koşar adım çıkarak telefona yetişiyor. “Aloooo aloooo sesim geliyor mu?” Karşılıklı uzun bağrışlar neticesinde haberleşiyorlar. Devrisi gün babaannemler gelip beni alıyor. Yakışıklı dedemin temelli gidişini görüp üzülmüyorum sanıyor bizimkiler. Sansınlar, bırak. 

Bitişik evin alt katında, oğlanla o zamanki eşi yaşamakta. Kadın hayatımda gördüğüm en güzel yüze sahip. Bir de beni çok seviyor. Yumuşacık kucağına yerleşince yavru kedi gibi gevşiyorum. Sonra boşanıyorlar. Çocukken haberdar olduğum ikinci boşanma bu. 

Üst kattaki amcayla teyze ben büyürken sırayla çıkıyorlar kadrajdan. Amcanın dünyadan gidişi çileli oluyor. Kanser illeti uzun seneler azap çektiriyor amcaya. İnlemesi hala kulağımda. Morfine erişme şansımız yok ki o zaman ya da şimdiki gibi etkili kemoterapi ilaçları… Zavallı amca çok çekiyor. Ağrısı artıp yüksek perdeden inlemeye başladığında tüm mahalle sessizliğe bürünüyor. Çaresizlik, dillerimizi lal ediyor. Amcanın arından teyze de fazla dayanamıyor, ayrılıyor aramızdan. 

Oğulları, ki ben “abi” diye sesleniyorum kendisine, bu kederli zamanların bir yerinde yeni eşi ve eşinin kızıyla çıkageliyor. İnanabiliyor musun? Kız tam benim yaşımda. Yaşasın, çok seviniyorum. Annesi yetenekli bir ressam olan bu kız, en eski arkadaşım oluyor. Bugün hâlâ, evlerimiz arasındaki binlerce kilometreye rağmen haberleşiyor, her fırsatta görüşüp kucaklaşıyoruz. 

Annelerimizin bir küs bir barışık takıldığı yılların bir yerinde arkadaşımın erkek kardeşi doğuyor. Büyüyüp divana sığmamamla koşut olarak alınan topuzlu ahşap karyolamı oğlanın sünnet yatağına çeviriyorlar sonra. Bahçede düğün dernek. Emel Sayın geliyor mesela yanında ablasıyla. Benim “abi” gazeteci çünkü, bir sürü ünlü tanıyor. 

Amerika’ya gidiyor bu abi bir ara. Bir yıl kadar ortalarda yok. Dönüşte, gerçek gibi görünen saçlı ve çıbanlı bir cadı maskesi getirmiş. Maskeyi takıyor, bahçede oraya buraya saklanıp bizimkileri korkutuyor. İlginç adam vesselam. 

Haber peşinde Anadolu’ya yaptığı başka bir seyahatten, yanında Sivas kangal bir yavruyla dönüyor. Arkadaşım ve kardeşi kadar ben de âşık oluyorum bu köpekçiğe. At kadar oluyor birkaç aya varmadan. Bizim Patsi bodur, cazgır bir şey. Her şeye havlar. En çok da kedilere. Gece demez gündüz demez bağırır durur. Oysa komşu abinin ilk köpeği Tom ağırbaşlı, uzun tüylü, heybetli bir beyefendi. Bu sonradan gelen kangal, ikisinin toplamının iki katı kadar büyük. Cüssesini bilmeyen oyuncu bir çocuk. Ressam anne kırmızı plastik eldivenle cam silerken, balkondaki kanepeden zıplayıp camın ardından onu yakalamaya çalışır. Öyle oyuncu, öyle maskara. 

Başka? En eski arkadaşımla onların bahçesindeki dut ağacına çıkıyoruz her yaz. Hayatımız kaplumbağa yavrularının yumurtadan çıkmasını izlemekle sınırlı değil. Bu dut ağacı sayesinde tırtılları da gözünün içine baka baka tanıyoruz.

***

Gümüşçü sokağın karşı sırasında bizden sayarsak dördüncü evin dedesiyle yaşadığım talihsiz olayı anlatmıştım. O evle ilgili sana göstermek istediklerim bundan ibaret değil ama. Orası aynı zamanda nasıl da şans eseri yaşadığımızın kanıtı. Ve çocukken ne kadar savunmasız olduğumuzun… 

Üç katlı evleri. En üstte dayakçı dede ile babaanne yaşıyor. Orta kat, onların büyük oğlunun, karısı ve iki çocuğuyla yaşadığı ev. Çocuklardan kız olanı çok seviyorum ama ilk seneler aramızdaki bir yaş fark, sımsıkı arkadaş olmamıza engel. Ağabeyinin sağlık sorunları ile dedesinin taassubu arasında sıkıştığını düşündüğüm bu kızla, yaşımız ilerlediğinde çok yakın arkadaş olacağız. 

Şimdilik, daha ilkokul çağındayken asıl kankam en alt kattaki iki kızdan büyük olanı. Onunla tastamam aynı yaştayız. O da benim gibi enerjik. Koşmayı, çok konuşmayı ve macerayı seviyor. El ele tutuşup koşarak bahçe duvarından atlamaya kalkıyoruz mesela bir defasında. Anneannemin deyimiyle “akılla boğaz boğaza geliyoruz” yani. Ben yeterince yükseğe zıplayamıyor, bacağımı tırtıklı duvara kaptırıyorum. Bütün derim kalkıyor. Tentürdiyota garezim bu hadiseyle başlıyor. 

İlerleyen yıllarda, biz ilkokul dörde, beşe falan giderken çılgın arkadaşım aniden hastalanıyor. Karnı ağrıyormuş. Yanına gidiyorum sık sık. Her gidişimde biraz daha solgun, sararmış buluyorum onu. Annesi, dayakçı dedenin küçük gelini, “genç kız olacak” diyor, sevinçle. Ne demekse! 

Ne kadar sürdü çilesi, hatırlamıyorum. Belki bir yıl, belki daha az. Sonunda tatlı ve çılgın arkadaşımı kaybettik. Meğer nefrit olmuş. Karnı ondan ağrırmış. Annesi de regl olacak sanıp üstünde durmamış. Doktora götürdüklerinde ise iş işten geçmiş. Böbrekler sonunda iflas etti ve kızcağız daha ortaokulu göremeden hayatını kaybetti. Annesinden nefret ediyorum. Hayatımın ilk nefreti bu. Sarıya çalan dümdüz kızıl saçları, çilli yüzü, kocaman yayvan gülüşü hâlâ capcanlı gözümün önünde. Özlemi de kalbimde… Nur içinde olsun. 

***

Önceki kısımda sana mahallenin en tuhaf evinden bahsetmiştim. Hani şu zıpır kız çocuğunu annesinin ağaca urganla bağladığı evden. 

İşte o evi geçince dört yola ulaştın demektir. Dimdik yokuşu tırmanmayı göze alır ve düz devam edersen, ta Mektep caddesine kadar Gümüşçü sokaktasın. 

Perşembe pazarı bu dört yoldan başlar, oraya kadar devam eder. Sebze meyve tezgâhları burada, Gümüşçü sokak üzerindedir. Bizim evin arkasında sonlanan Kültür sokak üzerinde ise daha ziyade kumaş, giyim ve mutfak eşyası satan tezgâhlar var. Evdeki rendeden perdeye, tencereden kavanoza hemen her şey buradan gelir. 

Annem bazı şeyleri çalıştığı devlet dairesinin de üzerinde bulunduğu, Kadıköy Halitağa caddesindeki Sümerbank’tan almayı yeğler. Daha kaliteliymiş. Öyle bir zaman ki aile bütçesinin ulaşabildiği en kaliteli şeyler Sümerbank’ta satılıyor. Bizim odanın krem üzerine turuncu kareli perdeleri mesela, oradan. 

Sıskacık annem kucağında kendinden havaleli bir kumaş paketiyle eve gelmişse, dikiş makinasının tıkırtısı da peşinden gelecek demektir. O makinanın başından elinde benekli (annemin deyişiyle puantiyeli) bebek elbiseleri, çiçekli ve önü düğmeli entariler, arkası yırtmaçlı renk renk eteklerle kalkar annem. İlki bana, ikincisi anneanneciğime ve sonuncular kendine.

Benekli ben

 

Mutfaktaki tabak rafına raptiyelerle tutturduğu, kenarını renkli kurdeleyle süslediği mavi beyaz kareli kumaş da Sümerbank’ın evimize havalesi. Penye yok o devirde. Eşofman falan da hak getire. Pamuklu kumaştan gecelikler pijamalar dikiliyor evlerde. Hemen her kadın dikiş dikmeyi biliyor. İstersen bilme! 

Anneannemden tığ işini, yün örmeyi falan bir güzel öğreniyorum ama annemden dikiş öğrenmek kısmet olmuyor. Öğretecek kadar vakti yok, herhalde ondan. Bir de diğer, boyundan büyük duyguları gibi lüzumsuz yere korkuyor annem. Dikiş makinasına elini kaptırırsın, olmaz diyor. Dokuz yaşında yemek yapmaya başlamamda beis yok ama. İlkokulu bitirmeden evin tüm yemeklerini yapacak maharete erişiyorum. Dikiş makinasının kapmaya azmettiği ellerim ateşle, ocakla sorunsuz anlaşıyor.

*** 

Evde pişen yemeğin kokusu, tadı, yaydığı huzur başka şeyde yoktur, doğru ama asıl tat sokakta yenen “fena” şeylerdedir. Plaj tostu ile yarışacak yegâne lezzet ise dondurmadır bana kalırsa. Deniz dönüşü şanslıysan babaannem sana da bir top alır. Cimri değildir babaannem, hesabını bilir sadece. Dondurman bitince külahı yiyebilirsin elbet ama en dibini bırak. Sokağın tozu o dipte birikir zira. 

Dondurmanın kavruk ve çopur kuzeni ise frigo. Kendisiyle tanışmamız yazlık sinemada oldu. Dondurmadaki o mis kokulu süt tadı onda yok, suyla yapılmış gibi ama yine de lezzetli. 

Yazlık sinema nedir mi? A-a! Bilmiyor musun? Anlatayım, gel. 

Şimdi, bizim evden çık. Bakkalın dört yoldan yine ana caddeye eriştin mi karşıya geç. Tren yolundan Yalı mahallesine geleceksin. Buradaki evler bizimkilerden daha güzeldir, şaşırma. Güzellik o devirde sadece binalar için satın alınabilen bir şey. Estetik cerrahi henüz icat olmamış. Parası olan evini güzelleştiriyor, hepsi bu. 

Yok ama, plaja inme bu sefer. Denizin bittiği yerde başlayan yamacın üstündeki sokak aralarında yani Yalı mahallesinin kucağında ilerlersen yazlık sinemaya ulaşırsın. 

Yerler topraktır. Kalabalık hareketlenince burnuna gelen toz kokusunun bundan. Sandalyeler ise çay bahçelerindekinin aynı. Tahta ve demir ayaklı, asla düzgün duramayan, paslı perişan şeyler. Ben pusetteyim daha, keyfim yerinde. Kuru tahta üzerinde popo çürütenler umurumda değil. 

Kocaman beyaz bir perde germişler. Herkesin elinde çekirdek, kâğıt helva veya frigo. Akşam yemeğinden az evvel kalkmamışlar sanki, tırtıl gibi kıtır kıtır kemiriyorlar. 

Anlattıklarına göre Tarık Akan ile Filiz Akın’ın filmiymiş o akşamki. Filmin bir yerinde iki başrol öpüşecek, sinemada tık yok, herkes mahcubiyetle heyecan arasında sarkaç gibi salınıyor. Tam o sırada pusetten Filiz Akın’a sesleniyorum: Baban geliyoy kaç! Bütün sinema kahkahadan çınlamış, öyle anlattılar yıllarca. Adamım Tarık Akan tabii. Dilim döndüğünce Taağkakan diyormuşum. Kaptırmam elbet!

Puset ve Taağkakan. İşte bütün mesele bu!

16 Eylül 2020 Çarşamba

TUZLU TUZLU OTURMAK


Ege’de Akdeniz’de yüzmüşsündür de Marmara’da denize girdin mi hiç? Pistir, girilmez deme sakın. Külâhları değişiriz. Çünkü Marmara denizi, denizlerin en güzelidir. Tuzluluk oranı, sıcaklığı, berraklığı, balıkları, girer girmez derin suları, plajları ve sahilleriyle hiçbir yere benzemez. Hepsinden güzel, hepsinden keyiflidir. Nereden mi biliyorum? Yurdumun başkentidir plajlar da oradan. Yurdum, yani çocukluğum, ayaklarım denize teslim halde ve tuzlu tuzlu oturarak geçti desem yeridir.

Kayıkhane gördün mü ya da? Yosunu, o ne idüğü belirsiz suşi denen zıkkımdan bilene anlatması zor. Yosun yenmez çünkü, koklanır. Deniz koklanır. Güzelim iyot kokusunu bir çektin mi ciğerlerine dönüşü yok: Artık deniz çocuğu, tuzlu bir sayfiye çocuğu olmuşsun demektir. 

Kış ortasında denizi özleyip, hiç değilse kayıkhaneye kadar gitmek

***

Doktor dedemin en büyük tutkusu bahçe ve tekne. Yürümeyi öğrendiğim bir buçuk yaşımdan itibaren pıtı pıtı peşindeyim dedemin. Sekiz aylıkken atıldığım çan çan konuşma kariyerimin ilk kelimesi onun adı olduğundan dedem en büyük hayranım. Beni yanından ayırmıyor. Yaz dönemini mümkün olduğunca uzun tutuyor. Mayıs başında bize geliyor, eylül sonunda dönüyorlar Şişli’ye. Bahçıvanlık zevkini omuz omuza eda ediyoruz dedemle. Boyumun, gücümün yettiği her işi yapmaya haddinden fazla hevesliyim. Çiçek ekilecek, ekelim mi dede? Ağaç budanacak, çalı çırpıyı ben toplayayım mı dede? Şimşirlere şekil verilecek, makası ben tutayım mı dede? Bahçe makası boyumdan büyükmüş, ne fark eder! Çapa, kürek, dirgen, kazma… En sevdiğim oyuncaklar.  

Doktor dedeciğim hayatında ilk defa şımarıklığa katlanıyor

 

Derken bahçe keyfimize ilave, deniz sevdamız başlamış. Üç yaşına varmamışım daha, öyle anlattılar. Dedemin kayıkhanede kışlattığı kocaman kürekli ve kıçtan takma Johnson marka motorlu ahşap bir teknesi var. Dümdüz, sade, normal bir kayık. Babaannemle ikisi, beni alıyor bir gün, ağustos sıcağından Marmara’nın efil efil serinliğine götürüyorlar. Tekne pata pata açılıyor, Marmara’nın en lacivert derinliğine. 

Dedem denize tutkun ama daha ziyade işin balıkçılık tarafında. Babaannem ise Salacak’ta büyümüş, yüzmeyi Boğaz’da öğrenmiş. Bir deniz kızı adeta. Nefis kulaçlar atıyor, suda bir saati tamam etmeden kendini yüzmüş addetmiyor.

Neyse, bu iki su kuşu aralarında “nasıl etsek de kıza yüzmeyi öğretsek” diye konuşuyorlar o gün. Babaannem tabii ki suda, dedem kayıkta. Daha küçük, seneye yaza başlarız falan derken karar kılıyorlar: Yaşı küçük ama gürbüz. Boyu da fena değil. Bir deneyelim.

Dedem koltuk altlarımdan tuttuğu gibi hop diye atıveriyor beni suya. Konuşmalarını sessizce dinleyen ben, kırk yıllık yüzücü gibi kurbağalamaya başlıyorum. Babaanneme: Sizi yakalıycam! Suda doğum, bebeklerin içgüdüsel yüzme becerisi falan bilinmiyor tabii o tarihlerde. Beni doğuştan yüzücü sanıyor, mest oluyorlar. Hadiseyi hiç hatırlamıyorum tabii ama babaannem çocukluğum boyunca, tanıştırdığı her ahbabına bu hikâyemi anlattığı için zihnimde yer ediyor. Böylece başlıyor, tuzlu tuzlu oturma keyfim.  

***

Bu aşamada sana Anadolu yakasının o zamanki haritasından bahsetmeliyim. Bir ucu batıda Kadıköy, diğer ve doğu ucu Pendik olan, yüzü daima denize dönük bir coğrafya burası. Güney sınırı Marmara kıyıları. Sahilin hemen kuzeyinde ve denize paralel olacak şekilde Bağdat caddesi. Cadde, Kızıltoprak’tan başlıyor, Bostancı vapur iskelesi civarında sona eriyor. 

Bostancı vapur iskelesindeyim. Arkada çay bahçeleri - 1977 olmalı

 

Bir tık daha kuzeye, ana caddeye çıkarak doğuya devam edersen, bizim evin hemen yakınından geçersin. Sen o caddeye minibüs yolu diyorsun şimdi. Maltepe, Kartal, Pendik sahillerinin hemen kuzeyine kadar uzanır bu ana cadde. Tüm Anadolu yakası semtlerinin kuzey bitim çizgisi ise Ankara asfaltıdır. Sen onu D100 diye biliyorsun. Onun kuzeyinde ev, bina, herhangi bir yapı yok. Ta Karadeniz’e kadar orman. Şimdi “Kuzey Ormanları” diyerek yaşatmaya çalıştıkları canımın içi ağaçlar ta D100 kıyısından başlar benim yurdumda. Bugün milyonla insanın yaşadığı Çekmeköy, Sultanbeyli, Sarıgazi falan yok. Düşün ki tümü orman, çayır buraların. Ömerli barajı kıyısında ufak bir piknik alanı dışında çatı göremezsin. Doyamadım, bir de şöyle anlatayım: Bostancı’dan kuzeye çevir yüzünü, Ankara asfaltını aştın mı, ta Şile’ye kadar hiç yerleşim yok. Öyle bir cennet.

Deniz kıyısı ile Bağdat caddesi arasında on – on beş köşk ve bunun üç katı kadar yazlık apartman bulunur. En tanınmış ve varlıklı ailelerin, Kazım Karabekir Paşa gibi mesela, yalıları veya köşkleri bulunur burada. Bizim gibi “normal” insanların gireceği mahalleler değil. Bağdat caddesi ile ana cadde arasında, bizim gibilerin evleri. Bostancı’dan daha doğu semtlerde de ana caddenin kuzeyinde.

Özetle Anadolu yakası; birbirine ve denize paralel, doğu-batı ekseninde uzanan, güneyden kuzeye sırasıyla tren yolu, ana cadde ve Ankara asfaltı arasında, denize yakın kesimi sosyo-ekonomik seviyesi yüksek ailelerce meskûn, diğer kısımları bizimki gibi çalışan sınıfın yaşadığı nezih ve kendine has bir sayfiye dünyasıydı.

***

Sahile, plajlara yürüyerek gideriz. Bir yarım saati bulur bu yürüyüş, menzile bağlı olarak. Elimizde hasır plaj çantaları, havlu kumaştan elbiselerimizi giyeriz mayoların üstüne ve sokak aralarından, bazen toprak yollardan yürüyerek denize kavuşuruz. Müdavimi olduğumuz, eve en yakın Lido plajı.

Yolu tarif edeyim mi? Bizim evden çık, sağa dön. Solumuz zaten bostan, oradan gidemezsin. Gümüşçü sokak üzerinde Hüseyin bakkala ve ilk dörtyola geldin mi sol yap. Biraz ileride sağında yakışıklı dedemin meşhur meyhanesinin önünden yürü, ana caddeyi geç. Kambur kumbur beton merdivenlerinden tren istasyonuna çıktın mı, deniz kokusunu duymaya başlayacaksın.  

Tren istasyonunun ortasında deniz kokusu gelmeye başlar. Babaannem ve sıskacık annemle.

 

İstasyonun batı ucunda hemzemin geçit var. Çınçınlar kapalıysa bekle. Aniden tren çıkıverir alimallah, tehlikeli. Bostancıdan gelen treni son âna kadar göremiyorsun zaten, viraj var. Hemzemin geçitte ayağındaki, tren raylarının arasına sıkışmasın dikkat et. Çıkarıp kurtaramazsan bırakmak zorunda kalabilirsin. Dünya kadar masraf. Plastik şimdiki gibi yaygın değil, ayakkabı pahalı nesne. Plaj terliklerimiz, sandaletlerimiz bile ya deri ya da bez. Beş altı yılda bir alabiliyoruz pabuç falan. Bütçe bu kadarına yetiyor. Yazlıkların, altı mantar üstü bez olanlarına espadril deniyor. Annem onlardan giyer. Babaannem ise tokalı üstü çapraz deriden siyah terlik. Ama benimkiler en fenası. Eski sandaletimin topuk kısmını kesip terlik yaptım. Tam oturmuyor da ayağıma, yine bu yaz bir numara büyümüş olmalı ayaklarım. Takılır kalırsam başka yazlık bir şey yok ayağımda. Okul ayakkabılarımla plaja gitmesem iyi olur.

Hemzemin geçitten sonra sağa hafif bir bayır ineceksin. Bak, sonunda Lido plajı! Demir, yüksek kapının önünde gişe bulunur. Makul sayılabilecek ücreti ödeyip, biletlerimiz elimizde içeri girelim. Babaannem biletleri daima bana emanet eder. “Kaybedersen bir kere daha para alırlar bak, çok dikkat et” tembihi eşliğinde. Kaç para? Ne bileyim. Sanırım şimdinin 15 lirası falan adam başı. Öyle çocuk tarifesi, öğrenci indirimi yok. Belediye tesisi değil mi, neden bilet kesiyorlar allahın denizine? Büyüdükten sonra anlamaya başladığım kadarıyla plaja giden yurttaşları, plaj görmemiş yurttaşlardan korumaya çalışıyor devletimiz. Parasıyla tabii. Bedava olursa iti kopuğu dolarmış içeri, öyle diyorlar. Midem almıyor bu devlet işlerini, geçelim.

***

Lido plajının zemini betondur. Denizden bir metre kadar yüksek olduğu için bu zemin, suya merdivenle inilir. Kalın demirden merdivenlerin yüzeyini önce kabarcıklı kavi bir pas, sonra da coşkulu yosunlar sımsıkı sardığı için herkes inerken dikkat eder. Ayağın kayarsa maazallah demirin kırık, keskin yerleri etini paralayabilir. Biletten topladığı parayla merdivenleri neden yenilemiyor belediye, sorma lütfen. Bazı şeyler o zamandan beri değişmedi. Anladın? Demir kesmesin diye, babaannemden farklı olarak suya daima atlayarak girerim. Burnumu tutup betondan denize ayak üstü atlamayla başlayan bu alışkanlık, zamanla kollar ileride baş aşağı olacak şekle evrildi.   

Lido'nun son yazı. Annemin keyfi yerinde gibi - 1985 olsa gerek

 

Lido’nun müdavimleri arasında, dönemin meşhurlarından Ersen ve Dadaşlar var. Hemen her hafta kalabalık bir kadroyla plaja gelirler. Birbirleriyle yüksek sesle konuşup patlayan kahkahalar attıklarından, babaannem ve arkadaşları cık-cık ayıplar onları. Saçlarını savura savura ortada dolaşan Ersen, benim 11-12 yaşımdaki boyda: 1.60 falan. Oysa televizyonda babamdan bile uzun duruyor. On – on beş kişilik bu ekip plajın dörtte birini kaplayarak yayılır. Yanlarında getirdikleri kocaman siyah botu büyük uğraşlar sonucu şişirip denize indirirler. Her birinde azametli paletler, havalı dalgıç gözlükleri. Büyük tantanayla girdikleri suda, toplasan on dakika geçirir, iplere kadar botla gidip, merdivenlerin orada bir iki suya dalıp, yine bin bir hengâmeyle karaya çıkarlar. Aralarından sadece biri, pazusu dövmeli bir abi, diğerlerinden ayrılırdı. Suya beton zeminden atlar, şık kulaçlarla epeyce açılır, aynı stilde dönerdi. İşte suya yüzücü gibi atlamayı, o abiyi taklit ederek öğrendim. Sağ olasın Ersen ve Dadaşlar! Onca gülmelik ve seyirlik malzeme için de eyvallah.

İpler dedim, açıklayayım. Plajın sağında çay bahçesi bulunur. Solu kayıkhane zaten. Çay bahçesi ve kayıkhane, plajı adeta bir koy gibi aralarına ve içerlere almış. Bu sayede plajın “güvenli” deniz alanı, iki mekân arasına gelirmiş ve üzerine strafordan halkalar geçirilmiş bir iple sınırlanmıştır. Bu hattı geçecek olan yüzücü, denizle ve onun şaka kaldırmaz meşrebiyle baş başa olduğunu bilsin diye. Güvenli alanda boğulsa biri, cankurtaran var mı dersen, yok. Ama tedbir almışlar, Allah için.

Babaannemle sıradan bir Lido günümüz, gider gitmez betona havlu / rafya yaygı serip güneşlenme ile başlar. Ben oturmaktan sıkılıp sağa sola dolanmaya başlayınca babaannem “haydi” der, “deniz vakti”. İpleri geçer, Bostancı iskelesini görene kadar açılırız. Sakin, düşük tempolu ama muntazam kulaçlarla. Dizlerini kırma diye uyarır babaannem arada bir. Başını çıkarma sudan, kol altından nefes al. Arada denize yatar dinleniriz. Ben 10 yaşındaysam babaannem 60 yaşında çünkü. Ömrüm anneannemle geçtiği için hareketlerimi büyüklere göre ayarlamaya alışkınım zaten. 

Bir saati aşan bu birinci faslın sonu tost! Plajdaki kafeci abinin, üzerine kalın kat Sana yağ sürülmüş o efsane tostu! Fırında bulunmayan, kare şekilli, lezzetli tost ekmeğinin de ayrıca hastasıyım. Uslu çocuk olmanın en keyifli yeri bu. Kırk yıldır tost müptelası olmamı sanırım o abiye borçluyum.

Babaannemin plaj manifestosuna göre ıslak mayoyla asla oturulmayacak ve tosttan sonra bir yarım saat yatılacak. Öyle konfor falan yok ama. Betonun üstüne serilen havlu veya yaygıdan ibaret. Sonra yine deniz. Bu sefer muhtemelen çakara kadar açılırız. Nereden baksan 2 kilometre gidiş bir o kadar da dönüş. Kuru mayolar giyilir dönüşte ve üstüne havlu elbiseler. Sabah sekizde geldikse plaja, öğleyi geçe eve döneriz.

Anneannem tutturur: Tuzlu tuzlu oturma kızanım! Olur mu hiç? En büyük zevkim tuzdan kaşıntı tutana kadar, o deniz kokusunu duya duya bahçede oynamak. Mayomu çıkartabilene aşkolsun. Akşam olup da güneş komşu evin çatısına saklandı mı, anneannemin beni yakalamasına izin veririm. “Anan gelecek şimdi, haydi yıkan”. Balkonun yanıbaşındaki bahçe hortumunu kafamdan aşağı tutarım. Anneannem mis gibi beyaz sabunu saçıma vura vura köpürtür. Oh! Banyoların en güzeli bahçede yapılanı. Ertesi gün? Hepsi en baştan bir daha…

***

Lido dışında başka plajlara da gideriz, zaman zaman. Evden yürüyerek gidilebilen Çamlık plajı mesela, ikinci sıradadır. Denize girişi nispeten sığ ve midyelidir. Kara, keskin, tekinsiz midyeler. Güneşlenme alanı yine beton ama Lido gibi geniş ve dört köşe değil, bir C harfi gibi kıvrımlı. Çamlık plajının üst katı Çamlık gazinosu. Babam delikanlıyken burada sahneye çıkan arkadaşlarını dinlemeye giderlermiş, amcamla. Bazen doktor dedem izin vermez, bizim iki hergele anne baba uyuyunca balkondan kaçarak eğlenceye akarmış. Arkadaşları? Özdemir Erdoğan en başta. Benim zamanımda yoktu ama öyle güzel eğlenceler. Düşünsene, darbe sonrasındayız ve gözümüzü açıp Ersen’i görüyoruz. Yazık bize. 

Çamlık plajı, üstünde çay bahçesiyle - 1983-84 olsa gerek.

 

Başka? Biter mi! Caddebostan plajını duymuşluğum var. Daha bir üst tabakanın sayfiyesi. Hiç gitmedim ama. Sonra ara sıra trene binip gittiğimiz Süreyya plajı. Bir de Cevizli’deki havacı kampı. Dedem askerî doktor olduğu için maaile girebiliyoruz. Çok kurallı ama. İçimize fenalık geliyor. Oturmak kuralla, kalkmak kuralla, denize o istikametten giremezsiniz, havlunuzu o şekilde seremezsiniz. Öf. Dedem bizlere karşı mahcup oluyor her defasında. Askerle tartışıyor, keyfimiz kaçıyor.

Bir de SSK kampı var, hatırladığım kadarıyla Rahmanlar’da. Sosyal Sigortalar Kurumuna ait. Annem orada çalıştığı için kırk yılın başı pas kokulu tren çilesine razı olup gidiyoruz. 2000’li yıllarda birileri mahkemeye başvurmuş, “rahman bir tane olur, semtin adı değiştirilsin” demiş. Mahkemeye de bak sen, kabul etmiş iyi mi! Atalar deniyor şimdi Kartal’ın o kısmına. SSK plajının en güzel tarafı: Annemin arkadaşları çocuklarını da getiriyor, böylece yaşımı yaşayabiliyorum. Yalnız bir de kusuru var: Plaj kum! Nefret ediyorum saçıma, kıçıma giren kumdan.

SSK kampında. Kum sevmiyorum demiş miydim? - 1976 olmalı
 

Trenin kalabalığına rağmen tuzlu tuzlu oturma keyfime mâni oluyor bu kum taneleri. Zaten denize düşen tarağımı alayım derken ayağımı boydan boya midye yardığı, dikiş atacak kimse bulunmadığı, annem telaştan deliye döndüğü için 12 yaşımdan sonra bir daha gitmiyoruz oraya. Lido gibisi var mı!

Ortaokulu bitirdiğim yaz hayatımın en renkli, en neşeli, en müptelası olduğum parçasını, plajlarımızı koparıp alıyor adamın biri. Belediye başkanıymış! Adı batsın. Gündüzü geceye dönsün. İki cihanda huzur yüzü görmesin, âmin. Sahil yolu denen ucubenin inşasına başlıyorlar ve plajlarım, denizim, ömrümün en tatlı anısı olarak tarihe karışıyor. 

 

 

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...