25 Eylül 2020 Cuma

ÜSTÜNDE DANTEL VAR GERÇEKTEN

Yıllardan 1980. Yazın gözü, temmuz ayı. Soba belâsı olmadığı için kutsal mekân salon, kullanıma açık. Ama tabii balkondan paldır küldür girmemek şartıyla. Akşamları televizyon başında toplanıyoruz. Ekran siyah beyaz ama gözümüz rengârenk görüyor. Olimpiyatlar var çünkü, Moskova’daki yaz olimpiyatları.

Dört yıl önce, Montreal olimpiyatlarından hayranı olduğumuz Rumen jimnastikçi Nadia Komaneçi yine başrolde. Türlü marifetler sergiliyor, atlıyor, sıçrıyor, bir yarıştan diğerine puanını daima yükseltiyor. Evde bir heyecan, bir kıyamet… Bize ne oluyorsa artık!

Atlama beygiri müsabakasının orta yerinde annem geleneksel müptezelliğini yapıyor, beni zorla ekran başından kaldırıp bulaşık yıkamaya gönderiyor. Kendisi de peşimde. Dairedeki (çalıştığı devlet kurumundan daire diye bahseder) kızlar hakkında birtakım dedikodular anlatıyor, ben ellerimle bulaşık suyunun köpüğüne dalarken. Birileri anneme arkadaş olmadığımızı, benim henüz anne otoritesi ve şefkatine ihtiyaç duyan küçük bir kız olduğumu söylememiş nedense…

Dokuz yaşımın elverdiği kadar hızlı yıkıyorum bulaşıkları. Annemin anlattıklarını “hı-hı”layarak dinler görünüyorum. Tek kelimesini anlamadan. Aklım asıl içeride: Kim alacak altın madalyayı? Bizim Nadia mı, başkası mı... Neyse sonunda işi bitiriyorum, annem peşimde salona dönüyorum.

N’oldu anneanne? N’aptı Nadia?

N’olacak, beceremedi kızancık. Üç kere eşekten düştü.

Anneannem o zaman 61 yaşında. Hayatında spor hiç olmamış. Televizyon denen sihirli kutunun cazibesine kaptırmış kendini, o yaştan sonra jimnastik müsabakası izliyor. Atlama beygirinin adını hatırlayamayınca “eşek” demesi bundan. Canım anneannem benim. Uydurması bile tatlı.


Nadia'cılar!


***

O zamanları iyice anlatmam lazım sana çünkü bugünden çok ama çok farklı her şey. Öncelikler, sınırlar, değerler, yaşam sabitleri… Her şey bambaşka.

Her evde yaşlılar vardır mesela, çekirdek aile henüz icat edilmemiştir. Çoğu hane halkının takvim üstünde durduğu yer, 5 ila 75 yaş arasında değişir. Ayrıca aile fertleri, şimdikine nazaran çok daha fazla zamanı bir arada geçirir.

Kahvaltı hep birlikte yapılır. Sabahtan küçükler, gençler okula gönderilir, yetişkinler işe. Öyle güneş doğmadan değil ama. Mesai ve okul saatleri daha makul benim devrimde. Sabahçı – öğlenci düzeni var örnekse, okul dediğin hepi topu yarım gün.

Benimkinden farklı olarak anneler genellikle evde kalır, babalar ise sabahtan çıkar, güneş batmadan işten döner. Anneler akşam sofrasını kurarken babalar günlük gazeteyi okur. Maaile oturulur sofraya. Çocukların akşam yemeğinde elini yüzünü yıkamış, üstünü düzeltmiş, saçını taramış halde bulunması beklenir. Yemekten sonra dişini fırçalaman şart. Su istediği kadar soğuk olsun, o dişler fırçalanacak. Şimdiki gibi evin efendisi çocuk değil. Zurnanın son deliğiyiz biz ufaklıklar. Önce babalar geliyor, bazen de büyükanne – büyükbabalar. Anneler ikinci, çocuklar son sırada önemlilik listesinde.

Yemekten sonra ailece muhabbet. Çocuklar, kendilerine bir şey sorulmadıkça konuşmaz ama, dinler. Dinlemesi ve öğrenmesi beklenir. “Büyükler konuşurken lafa girilmez!” Çat diye keserler sesini. Büyüklerin bir ters bakışı yeter biz çocukların şıp diye susmasına. Korkudan değil, yok. Korkuya benzer bir duygu bu frene bastıran ama tam o değil. Saygı da denemez doğrusu. Karşındakinin senden güçlü olduğunu kafadan kabul edip boyun eğmek, basitçe. Büyükler senden bilgili, büyükler senden etkili. Güçlü de hani. Bunun içselleştirilmesi. Dayak? Ha, o var ama bizde pek ender.

İki yaşında falanmışım. Sofradayız. Köfte var, ayıptır söylemesi. Benim zamanımda yiyip içtiğini öyle fotoğraflarla falan ilan etmek şöyle dursun, başkasının evinde buzdolabını açmak bile dev bir ayıptı. İster zengin olsun ister yoksul, kişilerin ve ailelerin maddi durumu asla ama asla ilan edilmez, paraya kolayca tercüme edilebilecek yiyecek içecek, mücevher vs. mahrem bilgiler arasında sayılırdı. Kimseye maaşı sorulmazdı mesela. Soran, aklını şuurunu yitirmiş addedilirdi. Neyse… İki yaşındaki ben de her çocuk gibi sofrada çatal kaşık bıçak kullanmak durumundayım. Fakat bir türlü topalak köfteyi çatala geçiremiyorum. Eller hap kadar tabii. Bir elimle köfteyi kavrayıp, diğer elimdeki çatala saplamışım. Yanımda oturan babam anında elinin tersiyle yapıştırmış şamarı. Burnumdan oluk gibi kan. Annem delirmiş, beni kaptığı gibi babamı masadan kovmuş, feryat figan. Babamla o günden sonra tamı tamına kırk beş yıl beraber ömür sürdük. Bir daha asla bana el kaldırmadı. Annem devraldı pataklama işini.


Babamla


Neyse. Evlerdeki örf – âdete devam edelim: Akşam yemeğinden sonra çay eşliğinde radyo başında, soba yanında toplanılır, bir saatlik ajans dinlenir. Memlekette ve dünyada olan biteni bu resmî haber kanalı ne kadar anlatırsa o kadar bilirsin. Gazeteler de halkın insicamını bozacak şeyleri yazmaz zaten.

Ortalık yangın yeridir aslında, nice yıllar sonra öğrenirsin. Her gün batımını, kentlerin arka sokaklarında işlenen cinayetler, ücra kasabalarda yaşanan faili meçhuller izler. Millet birbirini kırmakta, ülkenin dizginleri Ankara’dakilerin elinden kaçmaktadır. Askeri darbe öncesi tehlike sokaklara yuva yaptı desem yeri var. Darbe sonrası başka gerilim zaten. Sokağa çıkma yasakları, tutuklamalar… Genel ruh halimize egemen olan tedirginlik ve kaygı fazla kabarmadan akşam sohbetleri başka konulara kayar. Yakacak fiyatları, etin kilosu… Çocuklar büyüklere, büyükler daha büyüklere itaat ediyor. Zamanın ruhu bunu emrediyor.

***

Gün geldi salon eşyasına bir daha vazgeçemeyeceğimiz yepyeni bir parça eklendi. Gecelerimizi eşsiz güzellikte seslerle şenlendiren radyonun yerini televizyon aldı. Evet, üstünde dantel var gerçekten. Tek kanal ve tabii ki siyah beyaz. Kanal nedir, renkli televizyon olur mu, habersiziz. Önümüze ne koyarlarsa onu izliyoruz, huşu içinde.

TRT akşam saatlerinde İstiklal Marşı ve bayrak töreniyle yayına başlar. Önce haberler. Mesut Mertcan’ın o davudî ve monoton sesi. Sonra bir eğlence programı ya da olimpiyatlar gibi bir şeyler. Akşam 12’den önce yine yayın aynı merasimle kapanır.  

Benim okula başladığım, yakışıklı dedemin temelli gittiği seneydi sanırım, televizyon hayatımıza yeni ahbaplar soktu. Ceyar, Bobi, Suelın, Pemıla, Bayan Eli… Aman Allah ne tutku ne adanmışlık! Histerik bir halde takip etmeye başladık Dallas dizisini. Herkesin “tuttuğu” bir karakter var. Anneannem “Bobi’ci”. Annem kararsız, Bay Yuing ile Pemıla arasında fikir değiştiriyor. Ben Lusi’ciyim, net şekilde. Saçlarına bayılıyorum o kızın. Bir karış boyuyla o upuzun, sapsarı saçlarını nasıl da savuruyor! Şahane!

Benim de saçım uzasın, Lusi gibi salınsın istiyorum ama nerde! Kıvırcık ve kara kafa dekorum elvermiyor. Anneme yapışıyorum: Bana da fön çeksene anne n’olur! Annem memnun. Sonunda oğlan çocuğu gibi ağaç tepelerinde gezmeyi bırakıp, süsüne düşkün, cicili bicili bir kız olacağımı sanıp seviniyor. Saçlarımı ütülemekle işe başlıyor. Aşırı gür ve telefon kablosu kadar kıvrık olduğu için, kendi saçında işe yarayan mızmız fön makinası kifayetsiz kalacak, biliyor.

Ütülü ve cicili


Saçlarımın Dallas’taki Lusi gibi upuzun, tiril tiril olması hayalini, ilkokul dörde başladığım sonbahar aklımdan külliyen çıkarıyorum. 1981 – 1982 eğitim öğretim yılına başladığımızda tüm okul bir güzel bitleniyoruz. Darbe yeni gerçekleşmiş, sıkıyönetim sürüyor. Askerler yaz boyunca bizim okulu karargâh olarak kullanmış. Eylül’de kara önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla içine girdiğimiz okul parazit yuvasına dönmüş. Gelsin bit şampuanları, bit tarakları. Artık kısa saç moda, en azından bize. Beslenme çantalarına sabun kalıpları ekleniyor ve hepimizi koyun gibi kırkıyorlar. Zaten kıvır kafa olan ben, bir de kısacık kesilince saçlarım, çareyi Lusi’yi unutmakta buluyorum.

 

Lusi bizi kıskansın, hıh!


 

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...