Yıllardan 1980. Yazın gözü, temmuz ayı. Soba belâsı olmadığı için kutsal mekân salon, kullanıma açık. Ama tabii balkondan paldır küldür girmemek şartıyla. Akşamları televizyon başında toplanıyoruz. Ekran siyah beyaz ama gözümüz rengârenk görüyor. Olimpiyatlar var çünkü, Moskova’daki yaz olimpiyatları.
Dört yıl önce, Montreal olimpiyatlarından hayranı olduğumuz
Rumen jimnastikçi Nadia Komaneçi yine başrolde. Türlü marifetler sergiliyor, atlıyor,
sıçrıyor, bir yarıştan diğerine puanını daima yükseltiyor. Evde bir heyecan,
bir kıyamet… Bize ne oluyorsa artık!
Atlama beygiri müsabakasının orta yerinde annem geleneksel
müptezelliğini yapıyor, beni zorla ekran başından kaldırıp bulaşık yıkamaya
gönderiyor. Kendisi de peşimde. Dairedeki (çalıştığı devlet kurumundan daire
diye bahseder) kızlar hakkında birtakım dedikodular anlatıyor, ben ellerimle
bulaşık suyunun köpüğüne dalarken. Birileri anneme arkadaş olmadığımızı, benim
henüz anne otoritesi ve şefkatine ihtiyaç duyan küçük bir kız olduğumu söylememiş
nedense…
Dokuz yaşımın elverdiği kadar hızlı yıkıyorum bulaşıkları.
Annemin anlattıklarını “hı-hı”layarak dinler görünüyorum. Tek kelimesini anlamadan.
Aklım asıl içeride: Kim alacak altın madalyayı? Bizim Nadia mı, başkası mı...
Neyse sonunda işi bitiriyorum, annem peşimde salona dönüyorum.
N’oldu anneanne? N’aptı Nadia?
N’olacak, beceremedi kızancık. Üç kere
eşekten düştü.
Anneannem o zaman 61 yaşında. Hayatında spor hiç olmamış.
Televizyon denen sihirli kutunun cazibesine kaptırmış kendini, o yaştan sonra
jimnastik müsabakası izliyor. Atlama beygirinin adını hatırlayamayınca “eşek”
demesi bundan. Canım anneannem benim. Uydurması bile tatlı.
![]() |
| Nadia'cılar! |
***
O zamanları iyice anlatmam lazım sana çünkü bugünden çok ama
çok farklı her şey. Öncelikler, sınırlar, değerler, yaşam sabitleri… Her şey
bambaşka.
Her evde yaşlılar vardır mesela, çekirdek aile henüz icat
edilmemiştir. Çoğu hane halkının takvim üstünde durduğu yer, 5 ila 75 yaş
arasında değişir. Ayrıca aile fertleri, şimdikine nazaran çok daha fazla zamanı
bir arada geçirir.
Kahvaltı hep birlikte yapılır. Sabahtan küçükler, gençler
okula gönderilir, yetişkinler işe. Öyle güneş doğmadan değil ama. Mesai ve okul
saatleri daha makul benim devrimde. Sabahçı – öğlenci düzeni var örnekse, okul
dediğin hepi topu yarım gün.
Benimkinden farklı olarak anneler genellikle evde kalır, babalar
ise sabahtan çıkar, güneş batmadan işten döner. Anneler akşam sofrasını
kurarken babalar günlük gazeteyi okur. Maaile oturulur sofraya. Çocukların
akşam yemeğinde elini yüzünü yıkamış, üstünü düzeltmiş, saçını taramış halde
bulunması beklenir. Yemekten sonra dişini fırçalaman şart. Su istediği kadar
soğuk olsun, o dişler fırçalanacak. Şimdiki gibi evin efendisi çocuk değil.
Zurnanın son deliğiyiz biz ufaklıklar. Önce babalar geliyor, bazen de büyükanne
– büyükbabalar. Anneler ikinci, çocuklar son sırada önemlilik listesinde.
Yemekten sonra ailece muhabbet. Çocuklar, kendilerine bir
şey sorulmadıkça konuşmaz ama, dinler. Dinlemesi ve öğrenmesi beklenir.
“Büyükler konuşurken lafa girilmez!” Çat diye keserler sesini. Büyüklerin bir
ters bakışı yeter biz çocukların şıp diye susmasına. Korkudan değil, yok. Korkuya
benzer bir duygu bu frene bastıran ama tam o değil. Saygı da denemez doğrusu. Karşındakinin
senden güçlü olduğunu kafadan kabul edip boyun eğmek, basitçe. Büyükler senden
bilgili, büyükler senden etkili. Güçlü de hani. Bunun içselleştirilmesi. Dayak?
Ha, o var ama bizde pek ender.
İki yaşında falanmışım. Sofradayız. Köfte var, ayıptır
söylemesi. Benim zamanımda yiyip içtiğini öyle fotoğraflarla falan ilan etmek
şöyle dursun, başkasının evinde buzdolabını açmak bile dev bir ayıptı. İster
zengin olsun ister yoksul, kişilerin ve ailelerin maddi durumu asla ama asla
ilan edilmez, paraya kolayca tercüme edilebilecek yiyecek içecek, mücevher vs. mahrem
bilgiler arasında sayılırdı. Kimseye maaşı sorulmazdı mesela. Soran, aklını
şuurunu yitirmiş addedilirdi. Neyse… İki yaşındaki ben de her çocuk gibi
sofrada çatal kaşık bıçak kullanmak durumundayım. Fakat bir türlü topalak
köfteyi çatala geçiremiyorum. Eller hap kadar tabii. Bir elimle köfteyi
kavrayıp, diğer elimdeki çatala saplamışım. Yanımda oturan babam anında elinin
tersiyle yapıştırmış şamarı. Burnumdan oluk gibi kan. Annem delirmiş, beni
kaptığı gibi babamı masadan kovmuş, feryat figan. Babamla o günden sonra tamı
tamına kırk beş yıl beraber ömür sürdük. Bir daha asla bana el kaldırmadı. Annem
devraldı pataklama işini.
![]() |
| Babamla |
Neyse. Evlerdeki örf – âdete devam edelim: Akşam yemeğinden
sonra çay eşliğinde radyo başında, soba yanında toplanılır, bir saatlik ajans
dinlenir. Memlekette ve dünyada olan biteni bu resmî haber kanalı ne kadar
anlatırsa o kadar bilirsin. Gazeteler de halkın insicamını bozacak
şeyleri yazmaz zaten.
Ortalık yangın yeridir aslında, nice yıllar sonra öğrenirsin.
Her gün batımını, kentlerin arka sokaklarında işlenen cinayetler, ücra
kasabalarda yaşanan faili meçhuller izler. Millet birbirini kırmakta, ülkenin
dizginleri Ankara’dakilerin elinden kaçmaktadır. Askeri darbe öncesi tehlike sokaklara
yuva yaptı desem yeri var. Darbe sonrası başka gerilim zaten. Sokağa çıkma
yasakları, tutuklamalar… Genel ruh halimize egemen olan tedirginlik ve kaygı
fazla kabarmadan akşam sohbetleri başka konulara kayar. Yakacak fiyatları, etin
kilosu… Çocuklar büyüklere, büyükler daha büyüklere itaat ediyor. Zamanın
ruhu bunu emrediyor.
***
Gün geldi salon eşyasına bir daha vazgeçemeyeceğimiz yepyeni
bir parça eklendi. Gecelerimizi eşsiz güzellikte seslerle şenlendiren radyonun
yerini televizyon aldı. Evet, üstünde dantel var gerçekten. Tek kanal ve tabii
ki siyah beyaz. Kanal nedir, renkli televizyon olur mu, habersiziz. Önümüze ne
koyarlarsa onu izliyoruz, huşu içinde.
TRT akşam saatlerinde İstiklal Marşı ve bayrak töreniyle
yayına başlar. Önce haberler. Mesut Mertcan’ın o davudî ve monoton sesi. Sonra bir
eğlence programı ya da olimpiyatlar gibi bir şeyler. Akşam 12’den önce yine yayın
aynı merasimle kapanır.
Benim okula başladığım, yakışıklı dedemin temelli gittiği
seneydi sanırım, televizyon hayatımıza yeni ahbaplar soktu. Ceyar, Bobi,
Suelın, Pemıla, Bayan Eli… Aman Allah ne tutku ne adanmışlık! Histerik bir
halde takip etmeye başladık Dallas dizisini. Herkesin “tuttuğu” bir karakter
var. Anneannem “Bobi’ci”. Annem kararsız, Bay Yuing ile Pemıla arasında fikir
değiştiriyor. Ben Lusi’ciyim, net şekilde. Saçlarına bayılıyorum o kızın. Bir
karış boyuyla o upuzun, sapsarı saçlarını nasıl da savuruyor! Şahane!
Benim de saçım uzasın, Lusi gibi salınsın istiyorum ama
nerde! Kıvırcık ve kara kafa dekorum elvermiyor. Anneme yapışıyorum: Bana da
fön çeksene anne n’olur! Annem memnun. Sonunda oğlan çocuğu gibi ağaç
tepelerinde gezmeyi bırakıp, süsüne düşkün, cicili bicili bir kız olacağımı
sanıp seviniyor. Saçlarımı ütülemekle işe başlıyor. Aşırı gür ve telefon
kablosu kadar kıvrık olduğu için, kendi saçında işe yarayan mızmız fön makinası
kifayetsiz kalacak, biliyor.
![]() |
| Ütülü ve cicili |
Saçlarımın Dallas’taki Lusi gibi upuzun, tiril tiril olması hayalini,
ilkokul dörde başladığım sonbahar aklımdan külliyen çıkarıyorum. 1981 – 1982 eğitim
öğretim yılına başladığımızda tüm okul bir güzel bitleniyoruz. Darbe yeni
gerçekleşmiş, sıkıyönetim sürüyor. Askerler yaz boyunca bizim okulu karargâh
olarak kullanmış. Eylül’de kara önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla içine
girdiğimiz okul parazit yuvasına dönmüş. Gelsin bit şampuanları, bit tarakları.
Artık kısa saç moda, en azından bize. Beslenme çantalarına sabun kalıpları
ekleniyor ve hepimizi koyun gibi kırkıyorlar. Zaten kıvır kafa olan ben, bir de
kısacık kesilince saçlarım, çareyi Lusi’yi unutmakta buluyorum.



