5 Ekim 2020 Pazartesi

SAKALİVALARIN EN GÜZEL KIZI

Gümüşçü sokağın bir başından ta bizim bahçe kapısının önüne kadar koşturan mahalle veletleri son kez haykırmış. Her yaz birkaç defa tekrarladıkları “kuduz köpek geliyor kaçın!” flaş haberi son kez çınlamış kulaklarımızda. Anneler ufaklıkları enseden tutup içeri sürüklemiş. Biz, bir tık büyümüşler yine ciddiye almamışız. Son misketleri atıyor, son beş taşları çarptırıyoruz tozlu mahalle köşelerinde.

Artık bahçemizin sevgili çocukları, elma – kayısı – şeftali dalları boşalmış. Yeşil yapraklar teker teker istifa ediyor, göğü süsleme daire başkanlığından. Yağmur damlaları tombullaşırken saçlarımı sarartan güneş ışınları sıskacık kalıyor.

Ütü kablosunun seramik uçlu koca kafası, ağır madeni ütünün gövdesindeki yerine girerken vıyk ediyor. Tahtaya sürtülen tebeşir sesi gibi, kara önlüğümü ütülemeye başlayan anneannemin çıkarttığı bu keskin sesle, daldığım çocuk hayallerden ayılıyorum. İçimde odun isi gibi yapışkan bir hüzün. Çekyatın üstüne tünüyor, dizlerimi karnıma çekip bembeyaz yıkanmış okul çoraplarımdan sobanın üstüne düşen damlaları dinliyorum: Tıss tıss.

Ev sessiz. Annemin Vim’e ve ateş gibi sıcak suya buladığı tencere tavanın perküsyonu sadece. Babam yine ortalarda yok. Muhtemelen fotoğraf stüdyosuna çevirdiği müştemilatta yalnızlığın demini koyultuyor. Dedemin ceketleri, yelekleri, gömlekleri eksilince, daracık gardıropta açılan yeri manasız bir keder doldurmuş. Yazlıkları çoktan katlayıp, somyanın altına sürdüğümüz koca sandığa kaldırmışız. Kışlıklarımızı eskiden olduğu gibi dürüp büküp, devşirip çekmecelere tıkıştırıyoruz. Hiçbirimizin eli varmıyor o boş askıları sahiplenmeye. Yelekler, gecelikler, bluzlar, kadife pantolonlarım… Hepsi üçe dörde katlanıyor, formika çekmeceye sığışıyorlar hâlâ.

Anneannemin parlatana kadar bastırarak ütülediği kara önlüğüm artık iyice dar gelmeye başladı. Boğazımı sıkıyor, bileğimin üstünde kalan düğmeli manşetiyle kollarımı kısıtlıyor. Cendereye girer gibi giyiyorum onu her sabah. Okula girer girmez ensemi ve bileklerimi rapteden düğmeleri açıp biraz rahatlayacağım diye yol boyu dayanıyorum. Beyaz yakaya da lastikten ilikler diktirdim, fazla acıtmıyor canımı. Annemle babam alyanslarını satıp alabildiler ya bu önlüğü, dişimi sıkıp bir sene daha giymem lazım. Yenileri ateş pahasıymış. Ancak beşinci sınıfta büyüğünü alabileceklermiş. Keşke biraz daha yavaş büyüsem. Dünyaya sığamadığım yetmezmiş gibi bir de kendi giysilerim dar ediyor hayatı. Neyse. 

Dedemin vefatıyla eve çöken pus, annemle yakınlaşma ihtimalimizi tümden elimden aldı ama anneannemi bir hileyle içine düştüğü keder çukurundan çıkarmayı becerebildim. Senin de aklında olsun: İnsanlar en çok yaralarını göstermek ister. En çok anlatmak ve ilgiyle dinlendiğini bilmek iyileştirir. Senin beni dinlediğin gibi… Anlattıkça gider, dolaşırsın o eski sende. Anneannemi, şimdi kendim için yaptığım “eskileri anlatmaca” oyununa çekebildim ya, sanki güz ortasında hava ısındı, turuncu kokusuyla güneş yeniden doğdu hayatımıza.

Kendi devrimde, yurdumda yaptığımız gezintiyi daha da genişleteceğim şimdi. Bir üst pakete geçer gibi başka zamanlara, başka hayatlara da götüreceğim seni. Beni ben yapan iki süper kahramandan biri anneannem, biri babaannem. Onların omzu ardından da bakalım, zaman neler etmiş hayatımıza. Önce anneannem:

Sakalivaların en güzel kızı

Yirminci yüzyılın ikinci onluğu. Atatürk Samsun’a çıkmadan birkaç ay önce, Bulgaristan’dayız. Plovdiv diyor Bulgarlar ama halkın çoğu Türk ve onlara göre Filibe bu şehrin adı. Osmanlı tası tarağı toplayıp giderken insanları yanına almayı unutmuş sanki. Valiler, kumandanlar, mutasarrıflar dönmüş ata yurduna ama sivil halk burada bırakılmış. Belki bir gün yeniden ele geçiririz düşüncesiyle olsa gerek, bir tür çengel niyetine. Ha, fırsat bulup söylemedim sana ama ben büyüyünce ilk önce Tarih öğretmeni oldum. Ömrümün yirmi altı senesini bu gibi meseleleri anlatarak geçirdim, onun için sözüme güvenebilirsin. Dizilerden öğrenmedim insanların öyküsünü, işim buydu.  

Anneannem işte böyle kuşatılmış bir iklimde doğmuş Filibe’de. İlkokul öğretmeni anne babasının ilk çocuğu. Bulgarların ülkesinde ama bir o kadar da kendi vatanlarındalar. Adını Makbule koymuşlar. Kendisinden sonra iki kız, bir erkek kardeşi daha doğmuş. Erkek evlat daha kundaktan çıkamadan, savaş sonrasının (anneannem cihan harbi derdi birinci dünya savaşına) yokluğu sefaleti yüzünden kuşpalazı (difteri) denen hastalığa yakalanmış. Makbule’yi de tutmuş hastalık. Bebek yaşayamamış. Makbule’yi ise boğazına kızgın şiş batırıp biriken iltihabı akıtarak kurtarmışlar. Anneannem olduğunda bile boynunun sağ yanında gamze gibi çukuru vardı.

Sağdan sola: Boynu gamzeli anneannem, ben, sıskacık annem ve yakışıklı dedem.

Anne babası işe gider, Makbule bütün evi çekip çevirir, kız kardeşlerini bakar büyütürmüş. Ortaokulu bitirebilmiş ancak. Rüştiyeden sonra eğitim dili Bulgarca. Ailesi dininden, kültüründen uzaklaşır düşüncesiyle liseye yollamamış. Müslüman Filibeliler on altı yaşındaki Makbule’yi yirmi yedi yaşındaki Necmi ile kıyıda kuytuda görmeye başlayınca dedikodu ayyuka çıkmış. Anası basmış sopayı. Benimki meramını anlatamayınca el mecbur kaçmış Necmi’ye. On altı yaşında gelin olmuş. Meğer ağabey dediği Necmi’nin Bulgar manitalarına harçlık karşılığı mektup taşırmış. Köşelerde fiskos ondan. Anlatırken “başkalarına ayarlamaya uğraştım, üzerime kaldı” derdi.

Kaçaklar

Gelin ve damat düğünde


Ailesine Sakaliva’lar derlermiş. Anneannem de Sakalivaların en güzel kızı. Öyle anlattı bütün akrabaları. Makbule’nin güzelliği dillere destandı dediler hep…

Ayakta, ortada benimki.

Necmi’nin ailesi zengin ve kalabalık. Koskoca bir konakta on bir çocuğu ve karısıyla yaşayan hâfız babanın taifesi. Önceleri konakta kalmalarına izin vermişler ama hır gür bitmeyince ayrılmak farz olmuş. Kız kaçırdı diye dışlamışlar, zırnık koklatmamışlar. Benimkiler bir var hiç yok bir düzen tutturmuşlar kendilerine.  

Oğulları 1938’de dünyaya gelmiş. Hemen ardından da ikinci dünya savaşı. Savaşın puslu ortamında Bulgar yönetimi Müslüman azınlığa bastırmaya başlamış: Bunların hepsi ajan, Türkiye’ye sırlarımızı ifşa ediyorlar. Polis, başka Türkler gibi Necmi’yi de her gece evden alıyor, sabaha kadar dayak – işkence. Sabah ezanında getirip çuval gibi kapıya atarlardı, derdi anneannem. Bakmışlar olacak gibi değil, Türkiye’ye kaçmaya karar vermişler. Türkiye onlar için bir cennet, bir son liman adeta. Çektikleri zulüm, Türkiye toprağına ayak basınca sona erecek, öyle düşlüyorlar. Yoksulluk bitecek, yasaklar bitecek, takibat, işkence, baskı bitecek… En çok canlarını yakan da dışlanmak, aşağılanmak.

Bir gece dişle tırnakla var ettikleri evi, eşyayı, ailelerini ve tüm dostlarını arkalarında bırakıp gizlice trene atlıyorlar. Nazi işgaline uğrayan Bulgaristan’ı bir daha dönmemek üzere terk ediyorlar. Ellerinde bir bavul bir de tahta sandık. Somyamın altındaki hani, yazlıkları içine doldurduğumuz…

Edirne’de trenden iniyor, yeri öpüyor, salavat getirip birbirine sarılıyor muhacirler. İstasyona masa kurmuş hükümet, nüfus cüzdanı verilecek. Sıraya giriliyor, beklemeye başlıyorlar. Dinle bak, anneannem kendi anlatsın o geceyi:

Biz zannettik ki Türkiye güçlüdür, bizi er geç kurtarır, tepemizdeki gavur yumruğunu kırar. Seneler bu umutla geçti. Baktık gelen giden yok, mecbur sattık savdık başımızı alıp kör kuşlar gibi geldik memlekete. Bir de ne görelim kızanım! Bizim askerin sırtında paltosu yok, koyun postu atmışlar üstlerine evlatçıklar. Ayaklar? Çaput sarmış asker ayağına biliyor musun? Pabuç hak getire. Halbuki Almanlar bir girdi ki, motorize her şeyleri. Bir haftada Filibe’ye kendi telgraf hatlarını çektiler. Böyle bir tank gibi kamyon gibi bir şey önden gidiyor, yolun kenarında çukur açıyor. Arkadan gelen hop diye direği oturtuyor çukura. Arkadan da kablocular. Biz dedik, iyi ki kaçmışız. İyi ki daha da beklememişiz kurtarılmayı.

Yeni evli Makbule ile Necmi, Filibe'de tiyatroya gidiyor.

Benimkiler sağ başta birinci ve ikinci

Anneanneciğim yaşlandıkça daha sık anlatır oldu o geceyi. Her defasında noktasına virgülüne kadar aynı hikâye: Nüfus kaydı için girdiği sırada nihayet masaya ulaşıyor benimki. Adın ne diyor görevli. Makbule Kantarcı. Şöyle tepeden ayağa bir süzüyor memur, dudak büküp yazıyor: Mukluk Kantare.  Neden öyle yazdı anneanne diyorum, “inanmadı zahir bizim Müslüman olduğumuza, ne bileyim kızanım”.

Ayrımcılık, devlet terörü, işkence ve tehdit altında yıllarca direnen Bulgaristan Türkleri, demek bir de görüntüleri farklı diye ana vatanda dışlanacaklar ha? Haydi öyle demeyelim, nüfus memuru cahilmiş de yanlış yazmış diyelim. Ne de olsa gerçeğin yüzü serttir, bakmak istemeyiz.

Makbule'm her yaşta güzel

Anneannemin “mâcır” dünyası benim varoluşumda en önemli yapıtaşlarından biridir. Sabrı ondan öğrendim mesela. Dürüst olanın, kimi zaman mücadeleden galip çıkamasa da başı dik yaşamanın keyfini süreceğini de. Neşenin değerini, her koşulda morali yüksek tutmak gerektiğini… Hani şu “good spirit” dedikleri. Tipim de aynı anneanneme benzedi. Onun gibi boylu poslu, akça pakça oldu görüntüm ama asla onun kadar gözü kara olamadım.

Anneannesinin uslu kızanı

İki küçük çocuğunu alıp kocasını terk ettiğindeki cüretini mesela, tahayyül dahi edemiyorum. Necmi Türkiye’ye gelince kısa zamanda eski ‘gönül adamı’ alışkanlıklarına dönüyor. Her gece rakı sofrası. Karı koca, evlerinde beraber içiyorlar. Ta ki mide kanamaları, kalp krizleri başlayana dek. Tüm uyarılara rağmen hayat tarzını değiştirmiyor dedem, daha da fazla içmeye, biletçilik yaptığı tramvaydan sarhoş kafayla düşüp İstiklal caddesinde yara bere içinde bulunmalara kadar. 

Canına tak eden Makbule biri on diğeri iki yaşındaki evlatlarını alıp, Gümüşhane’ye atıyor kendini, dayısının vali muavini olduğu yere. Bir yıl kadar dayı – yeğen beraber yaşıyor, görev icabı Karadeniz şehirlerini, kuzey Anadolu’yu dolaşıyorlar. Tüm bu zaman zarfında Necmi mecnun gibi her yerde sevgili karısını ve çocuklarını arıyor. Sonunda Ankara yolunda bir feci otobüs kazası meydana geliyor. Gazetede Makbule, Özkan ve Yüksel’in de adı var. Necmi aklını yitiriyor, doğruca kaza bölgesine gidiyor. Ankara’da morgları bir bir gezerken buluyor anneannem kocasını. Saç baş birbirine girmiş, gözler ağlamaktan kan çanağı… Meğer o otobüse bilet almışlar ama yetişip binmek kısmet olmamış. Yolcu listesinde adları olduğu için gazeteye düşmüş isimleri. O kavuşma ağır bir ders olmuş ki, dedem bir daha akşam bir tek atmanın ötesinde asla içmedi. O hadiseden sonra karısının bir dediğini iki etmedi.

Makbule, çocukları, dayısı ve kuzeniyle Tokat'ta - 1948 olmalı


Anneannemden cesur ve dirayetli olmak gerektiğini de öğrendim. Mesela Adapazarı’nda yaşadıkları dönem başına geleneler ona olan hayranlığımı daima kabartmıştır. O yıllarda süpürge dikiyor Makbule ile Necmi. Oturdukları kutu kadar evin alt katı imalathane. Kıt kanaat geçinip gidiyorlar. İleride annem olacak kızları daha yeni doğmuş, oğlan ise haylazlık edecek yaşa gelmiş. Mahallede dedikodular başlamış. Anneannem güzel, endamlı kadın. Üstelik başını örtmüyor, sokağa kocasıyla el ele çıkıyor. İstenmeyen insan ilan edilmişler. Bin bir dedikodu… Bir gün fark ediyor anneannem: Karşıdaki eve bir sürü kara çarşaflı girip çıkmakta. Çarşafların altında kadın ayağı olamayacak kadar büyük pabuçlar. Ertesi sabah aynı saatte camdan bakıyor, yine vızır vızır giren çıkan. Akşam mahalle kahvesi dolduğunda benimki fırlıyor sokağa. Kahvenin önünde ellerini beline koyup ağzına geleni haykırıyor. Kimin kime iffet dersi vermesi gerektiğini gayet “öz Türkçe” anlatıyor. Sabaha karşı ev boş, tası tarağı toplayıp gitmiş, her kimse. Mahallenin erkekleri de o günden itibaren anneannemi gördüğü yerde gözünü yere indirmeyi öğrenmiş. Aslan Makbule’m!

Karagöz’ün kıyılan canından sonra beni dindar biri haline getiremedi ama samimi bir dindarın neye benzediğini öğretti anneannem. Lise birdeyken gümüşçüden alıp boynuma taktığım antik Mısır’ın hayat anahtarını haç sandı, bir anda dağ gibi kadın düşüp bayıldı. Nasıl paniğe kapıldığımı, gözyaşlarını dindirmek için nasıl çırpındığımı anlatacak kelime yok. Sonunda izah edebildim de rahat bir nefes aldı. “Biz gavur zulmünden kaçtık, buralara geldik. Çok eziyet çektik, çok. Anadol insanı bilmez kızanım, nasıl korktum gavur oldun diye”.

Sinek konmasın diye sabaha kadar torun başında nöbet tutanlar

İşte böyle anlattıra anlattıra tanıdım anneannemi. Onun sanata ilgisini, Filibe’den sonra bir daha tiyatroya gidememesini, yemekleri neden bol salçalı kırmızı soslu değil de domatesli veya biberli pişirdiğini, niye kapuskaya bu kadar düşkün olduğunu, yüreğinin sağlamlığını her zorluğa karşı inatla gülümsemesine borçlu olduğunu…

Hepsini yıllar süren can yoldaşlığımız boyunca sohbet ede ede öğrendim. Tanıdığım en aydınlık yüzlü, en kalbi temiz, en dobra insandı. Bu vasıflarda onu aşan olmadı bugüne kadar. Beni ruhen ve bedenen sağ salim büyütmek için kalan ömrünü feda etti. Tam otuz sekiz seneyi el ele, yanak yanağa geçirdik. Aynı odada uyuduk, karşılıklı nice kahveler içtik. Hep bu sıcaklar beni öldürecek derdi, öyle de oldu. 1919 yılının 15 Şubat'ında çıktığı yolculuğu, 2009'un Ağustos sıcağında sona erdirdi. Yatağında, ağrısız sancısız, uykuya dalarcasına huzurlu bir son nefesle...

Belki artık onu öpüp koklama imkânım yok ama emin ol anneannem yok değil, yaşıyor. Hasretini her gün çeksem de içimde bir bana yerden tebessüm etmeyi, güç vermeyi sürdürüyor…

Sevmeye doyamadığım...


 

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...