Gümüşçü sokağın bir başından ta bizim bahçe kapısının önüne kadar koşturan mahalle veletleri son kez haykırmış. Her yaz birkaç defa tekrarladıkları “kuduz köpek geliyor kaçın!” flaş haberi son kez çınlamış kulaklarımızda. Anneler ufaklıkları enseden tutup içeri sürüklemiş. Biz, bir tık büyümüşler yine ciddiye almamışız. Son misketleri atıyor, son beş taşları çarptırıyoruz tozlu mahalle köşelerinde.
Artık bahçemizin sevgili çocukları, elma – kayısı – şeftali
dalları boşalmış. Yeşil yapraklar teker teker istifa ediyor, göğü süsleme daire
başkanlığından. Yağmur damlaları tombullaşırken saçlarımı sarartan güneş
ışınları sıskacık kalıyor.
Ütü kablosunun seramik uçlu koca kafası, ağır madeni ütünün gövdesindeki
yerine girerken vıyk ediyor. Tahtaya sürtülen tebeşir sesi gibi, kara önlüğümü
ütülemeye başlayan anneannemin çıkarttığı bu keskin sesle, daldığım çocuk hayallerden
ayılıyorum. İçimde odun isi gibi yapışkan bir hüzün. Çekyatın üstüne tünüyor,
dizlerimi karnıma çekip bembeyaz yıkanmış okul çoraplarımdan sobanın üstüne
düşen damlaları dinliyorum: Tıss tıss.
Ev sessiz. Annemin Vim’e ve ateş gibi sıcak suya buladığı
tencere tavanın perküsyonu sadece. Babam yine ortalarda yok. Muhtemelen
fotoğraf stüdyosuna çevirdiği müştemilatta yalnızlığın demini koyultuyor.
Dedemin ceketleri, yelekleri, gömlekleri eksilince, daracık gardıropta açılan
yeri manasız bir keder doldurmuş. Yazlıkları çoktan katlayıp, somyanın altına
sürdüğümüz koca sandığa kaldırmışız. Kışlıklarımızı eskiden olduğu gibi dürüp
büküp, devşirip çekmecelere tıkıştırıyoruz. Hiçbirimizin eli varmıyor o boş
askıları sahiplenmeye. Yelekler, gecelikler, bluzlar, kadife pantolonlarım…
Hepsi üçe dörde katlanıyor, formika çekmeceye sığışıyorlar hâlâ.
Anneannemin parlatana kadar bastırarak ütülediği kara önlüğüm artık iyice dar gelmeye başladı. Boğazımı sıkıyor, bileğimin üstünde kalan düğmeli manşetiyle kollarımı kısıtlıyor. Cendereye girer gibi giyiyorum onu her sabah. Okula girer girmez ensemi ve bileklerimi rapteden düğmeleri açıp biraz rahatlayacağım diye yol boyu dayanıyorum. Beyaz yakaya da lastikten ilikler diktirdim, fazla acıtmıyor canımı. Annemle babam alyanslarını satıp alabildiler ya bu önlüğü, dişimi sıkıp bir sene daha giymem lazım. Yenileri ateş pahasıymış. Ancak beşinci sınıfta büyüğünü alabileceklermiş. Keşke biraz daha yavaş büyüsem. Dünyaya sığamadığım yetmezmiş gibi bir de kendi giysilerim dar ediyor hayatı. Neyse.
Dedemin vefatıyla eve çöken pus, annemle yakınlaşma
ihtimalimizi tümden elimden aldı ama anneannemi bir hileyle içine düştüğü keder
çukurundan çıkarmayı becerebildim. Senin de aklında olsun: İnsanlar en çok
yaralarını göstermek ister. En çok anlatmak ve ilgiyle dinlendiğini bilmek
iyileştirir. Senin beni dinlediğin gibi… Anlattıkça gider, dolaşırsın o eski
sende. Anneannemi, şimdi kendim için yaptığım “eskileri anlatmaca” oyununa
çekebildim ya, sanki güz ortasında hava ısındı, turuncu kokusuyla güneş yeniden
doğdu hayatımıza.
Kendi devrimde, yurdumda yaptığımız gezintiyi daha da genişleteceğim şimdi. Bir üst pakete geçer gibi başka zamanlara, başka hayatlara da götüreceğim seni. Beni ben yapan iki süper kahramandan biri anneannem, biri babaannem. Onların omzu ardından da bakalım, zaman neler etmiş hayatımıza. Önce anneannem:
![]() |
| Sakalivaların en güzel kızı |
Yirminci yüzyılın ikinci onluğu. Atatürk Samsun’a çıkmadan
birkaç ay önce, Bulgaristan’dayız. Plovdiv diyor Bulgarlar ama halkın çoğu
Türk ve onlara göre Filibe bu şehrin adı. Osmanlı tası tarağı toplayıp giderken
insanları yanına almayı unutmuş sanki. Valiler, kumandanlar, mutasarrıflar
dönmüş ata yurduna ama sivil halk burada bırakılmış. Belki bir gün yeniden ele
geçiririz düşüncesiyle olsa gerek, bir tür çengel niyetine. Ha, fırsat bulup
söylemedim sana ama ben büyüyünce ilk önce Tarih öğretmeni oldum. Ömrümün yirmi
altı senesini bu gibi meseleleri anlatarak geçirdim, onun için sözüme
güvenebilirsin. Dizilerden öğrenmedim insanların öyküsünü, işim buydu.
Anneannem işte böyle kuşatılmış bir iklimde doğmuş Filibe’de.
İlkokul öğretmeni anne babasının ilk çocuğu. Bulgarların ülkesinde ama bir o
kadar da kendi vatanlarındalar. Adını Makbule koymuşlar. Kendisinden sonra iki
kız, bir erkek kardeşi daha doğmuş. Erkek evlat daha kundaktan çıkamadan, savaş
sonrasının (anneannem cihan harbi derdi birinci dünya savaşına) yokluğu
sefaleti yüzünden kuşpalazı (difteri) denen hastalığa yakalanmış. Makbule’yi de
tutmuş hastalık. Bebek yaşayamamış. Makbule’yi ise boğazına kızgın şiş batırıp
biriken iltihabı akıtarak kurtarmışlar. Anneannem olduğunda bile boynunun sağ yanında gamze gibi çukuru vardı.
![]() |
| Sağdan sola: Boynu gamzeli anneannem, ben, sıskacık annem ve yakışıklı dedem. |
Anne babası işe gider, Makbule bütün evi çekip çevirir, kız
kardeşlerini bakar büyütürmüş. Ortaokulu bitirebilmiş ancak. Rüştiyeden sonra
eğitim dili Bulgarca. Ailesi dininden, kültüründen uzaklaşır düşüncesiyle liseye
yollamamış. Müslüman Filibeliler on altı yaşındaki Makbule’yi yirmi yedi
yaşındaki Necmi ile kıyıda kuytuda görmeye başlayınca dedikodu ayyuka çıkmış. Anası
basmış sopayı. Benimki meramını anlatamayınca el mecbur kaçmış Necmi’ye. On altı yaşında
gelin olmuş. Meğer ağabey dediği Necmi’nin Bulgar manitalarına harçlık
karşılığı mektup taşırmış. Köşelerde fiskos ondan. Anlatırken “başkalarına
ayarlamaya uğraştım, üzerime kaldı” derdi.
![]() |
| Kaçaklar |
![]() |
| Gelin ve damat düğünde |
Ailesine Sakaliva’lar derlermiş. Anneannem de Sakalivaların
en güzel kızı. Öyle anlattı bütün akrabaları. Makbule’nin güzelliği dillere
destandı dediler hep…
![]() |
| Ayakta, ortada benimki. |
Necmi’nin ailesi zengin ve kalabalık. Koskoca bir konakta on
bir çocuğu ve karısıyla yaşayan hâfız babanın taifesi. Önceleri konakta
kalmalarına izin vermişler ama hır gür bitmeyince ayrılmak farz olmuş. Kız
kaçırdı diye dışlamışlar, zırnık koklatmamışlar. Benimkiler bir var hiç yok bir
düzen tutturmuşlar kendilerine.
Oğulları 1938’de dünyaya gelmiş. Hemen ardından da ikinci
dünya savaşı. Savaşın puslu ortamında Bulgar yönetimi Müslüman azınlığa
bastırmaya başlamış: Bunların hepsi ajan, Türkiye’ye sırlarımızı ifşa
ediyorlar. Polis, başka Türkler gibi Necmi’yi de her gece evden alıyor,
sabaha kadar dayak – işkence. Sabah ezanında getirip çuval gibi kapıya
atarlardı, derdi anneannem. Bakmışlar olacak gibi değil, Türkiye’ye kaçmaya
karar vermişler. Türkiye onlar için bir cennet, bir son liman adeta. Çektikleri
zulüm, Türkiye toprağına ayak basınca sona erecek, öyle düşlüyorlar. Yoksulluk
bitecek, yasaklar bitecek, takibat, işkence, baskı bitecek… En çok canlarını
yakan da dışlanmak, aşağılanmak.
Bir gece dişle tırnakla var ettikleri evi, eşyayı,
ailelerini ve tüm dostlarını arkalarında bırakıp gizlice trene atlıyorlar. Nazi
işgaline uğrayan Bulgaristan’ı bir daha dönmemek üzere terk ediyorlar.
Ellerinde bir bavul bir de tahta sandık. Somyamın altındaki hani, yazlıkları
içine doldurduğumuz…
Edirne’de trenden iniyor, yeri öpüyor, salavat getirip
birbirine sarılıyor muhacirler. İstasyona masa kurmuş hükümet, nüfus cüzdanı
verilecek. Sıraya giriliyor, beklemeye başlıyorlar. Dinle bak, anneannem kendi
anlatsın o geceyi:
Biz zannettik ki Türkiye güçlüdür, bizi er geç kurtarır,
tepemizdeki gavur yumruğunu kırar. Seneler bu umutla geçti. Baktık gelen giden
yok, mecbur sattık savdık başımızı alıp kör kuşlar gibi geldik memlekete. Bir
de ne görelim kızanım! Bizim askerin sırtında paltosu yok, koyun postu atmışlar
üstlerine evlatçıklar. Ayaklar? Çaput sarmış asker ayağına biliyor musun? Pabuç
hak getire. Halbuki Almanlar bir girdi ki, motorize her şeyleri. Bir haftada Filibe’ye
kendi telgraf hatlarını çektiler. Böyle bir tank gibi kamyon gibi bir şey önden
gidiyor, yolun kenarında çukur açıyor. Arkadan gelen hop diye direği oturtuyor
çukura. Arkadan da kablocular. Biz dedik, iyi ki kaçmışız. İyi ki daha da
beklememişiz kurtarılmayı.
![]() |
| Yeni evli Makbule ile Necmi, Filibe'de tiyatroya gidiyor. |
![]() |
| Benimkiler sağ başta birinci ve ikinci |
Anneanneciğim yaşlandıkça daha sık anlatır oldu o geceyi. Her defasında noktasına virgülüne kadar aynı hikâye: Nüfus kaydı için girdiği sırada nihayet masaya ulaşıyor benimki. Adın ne diyor görevli. Makbule Kantarcı. Şöyle tepeden ayağa bir süzüyor memur, dudak büküp yazıyor: Mukluk Kantare. Neden öyle yazdı anneanne diyorum, “inanmadı zahir bizim Müslüman olduğumuza, ne bileyim kızanım”.
Ayrımcılık, devlet terörü, işkence ve tehdit altında
yıllarca direnen Bulgaristan Türkleri, demek bir de görüntüleri farklı diye ana
vatanda dışlanacaklar ha? Haydi öyle demeyelim, nüfus memuru cahilmiş de yanlış
yazmış diyelim. Ne de olsa gerçeğin yüzü serttir, bakmak istemeyiz.
![]() |
| Makbule'm her yaşta güzel |
Anneannemin “mâcır” dünyası benim varoluşumda en önemli
yapıtaşlarından biridir. Sabrı ondan öğrendim mesela. Dürüst olanın, kimi zaman
mücadeleden galip çıkamasa da başı dik yaşamanın keyfini süreceğini de. Neşenin
değerini, her koşulda morali yüksek tutmak gerektiğini… Hani şu “good spirit”
dedikleri. Tipim de aynı anneanneme benzedi. Onun gibi boylu poslu, akça pakça
oldu görüntüm ama asla onun kadar gözü kara olamadım.
![]() |
| Anneannesinin uslu kızanı |
İki küçük çocuğunu alıp kocasını terk ettiğindeki cüretini mesela, tahayyül dahi edemiyorum. Necmi Türkiye’ye gelince kısa zamanda eski ‘gönül adamı’ alışkanlıklarına dönüyor. Her gece rakı sofrası. Karı koca, evlerinde beraber içiyorlar. Ta ki mide kanamaları, kalp krizleri başlayana dek. Tüm uyarılara rağmen hayat tarzını değiştirmiyor dedem, daha da fazla içmeye, biletçilik yaptığı tramvaydan sarhoş kafayla düşüp İstiklal caddesinde yara bere içinde bulunmalara kadar.
Canına tak eden Makbule biri on diğeri iki yaşındaki evlatlarını alıp,
Gümüşhane’ye atıyor kendini, dayısının vali muavini olduğu yere. Bir yıl kadar
dayı – yeğen beraber yaşıyor, görev icabı Karadeniz şehirlerini, kuzey Anadolu’yu dolaşıyorlar.
Tüm bu zaman zarfında Necmi mecnun gibi her yerde sevgili karısını ve
çocuklarını arıyor. Sonunda Ankara yolunda bir feci otobüs kazası meydana
geliyor. Gazetede Makbule, Özkan ve Yüksel’in de adı var. Necmi aklını
yitiriyor, doğruca kaza bölgesine gidiyor. Ankara’da morgları bir bir gezerken
buluyor anneannem kocasını. Saç baş birbirine girmiş, gözler ağlamaktan kan çanağı…
Meğer o otobüse bilet almışlar ama yetişip binmek kısmet olmamış. Yolcu
listesinde adları olduğu için gazeteye düşmüş isimleri. O kavuşma ağır bir ders
olmuş ki, dedem bir daha akşam bir tek atmanın ötesinde asla içmedi. O hadiseden
sonra karısının bir dediğini iki etmedi.
![]() |
| Makbule, çocukları, dayısı ve kuzeniyle Tokat'ta - 1948 olmalı |
Anneannemden cesur ve dirayetli olmak gerektiğini de öğrendim.
Mesela Adapazarı’nda yaşadıkları dönem başına geleneler ona olan hayranlığımı daima
kabartmıştır. O yıllarda süpürge dikiyor Makbule ile Necmi. Oturdukları kutu
kadar evin alt katı imalathane. Kıt kanaat geçinip gidiyorlar. İleride annem
olacak kızları daha yeni doğmuş, oğlan ise haylazlık edecek yaşa gelmiş. Mahallede
dedikodular başlamış. Anneannem güzel, endamlı kadın. Üstelik başını örtmüyor, sokağa
kocasıyla el ele çıkıyor. İstenmeyen insan ilan edilmişler. Bin bir dedikodu… Bir
gün fark ediyor anneannem: Karşıdaki eve bir sürü kara çarşaflı girip çıkmakta.
Çarşafların altında kadın ayağı olamayacak kadar büyük pabuçlar. Ertesi sabah
aynı saatte camdan bakıyor, yine vızır vızır giren çıkan. Akşam mahalle kahvesi
dolduğunda benimki fırlıyor sokağa. Kahvenin önünde ellerini beline koyup
ağzına geleni haykırıyor. Kimin kime iffet dersi vermesi gerektiğini gayet “öz Türkçe”
anlatıyor. Sabaha karşı ev boş, tası tarağı toplayıp gitmiş, her kimse. Mahallenin
erkekleri de o günden itibaren anneannemi gördüğü yerde gözünü yere indirmeyi
öğrenmiş. Aslan Makbule’m!
Karagöz’ün kıyılan canından sonra beni dindar biri haline
getiremedi ama samimi bir dindarın neye benzediğini öğretti anneannem. Lise
birdeyken gümüşçüden alıp boynuma taktığım antik Mısır’ın hayat anahtarını haç
sandı, bir anda dağ gibi kadın düşüp bayıldı. Nasıl paniğe kapıldığımı, gözyaşlarını
dindirmek için nasıl çırpındığımı anlatacak kelime yok. Sonunda izah edebildim de
rahat bir nefes aldı. “Biz gavur zulmünden kaçtık, buralara geldik. Çok eziyet
çektik, çok. Anadol insanı bilmez kızanım, nasıl korktum gavur oldun diye”.
![]() |
| Sinek konmasın diye sabaha kadar torun başında nöbet tutanlar |
İşte böyle anlattıra anlattıra tanıdım anneannemi. Onun sanata
ilgisini, Filibe’den sonra bir daha tiyatroya gidememesini, yemekleri neden bol
salçalı kırmızı soslu değil de domatesli veya biberli pişirdiğini, niye
kapuskaya bu kadar düşkün olduğunu, yüreğinin sağlamlığını her zorluğa karşı
inatla gülümsemesine borçlu olduğunu…
Hepsini yıllar süren can yoldaşlığımız boyunca sohbet ede ede öğrendim. Tanıdığım en aydınlık yüzlü, en kalbi temiz, en dobra insandı. Bu vasıflarda onu aşan olmadı bugüne kadar. Beni ruhen ve bedenen sağ salim büyütmek için kalan ömrünü feda etti. Tam otuz sekiz seneyi el ele, yanak yanağa geçirdik. Aynı odada uyuduk, karşılıklı nice kahveler içtik. Hep bu sıcaklar beni öldürecek derdi, öyle de oldu. 1919 yılının 15 Şubat'ında çıktığı yolculuğu, 2009'un Ağustos sıcağında sona erdirdi. Yatağında, ağrısız sancısız, uykuya dalarcasına huzurlu bir son nefesle...
Belki artık onu
öpüp koklama imkânım yok ama emin ol anneannem yok değil, yaşıyor. Hasretini her
gün çeksem de içimde bir bana yerden tebessüm etmeyi, güç vermeyi sürdürüyor…
![]() |
| Sevmeye doyamadığım... |











