7 Ekim 2020 Çarşamba

HAYATIMIN DEMİR LEYDİSİ

Öğle saatleri. Hava sıcak. Haziran ayının ortalarındayız. Heyecandan kulaklarım uğulduyor. Lise ikiyi bitirmişiz, kolay mı. Karnemi ve kızıl kalın bir telle onun arkasına zımbaladıkları takdirnameyi savura savura eve geliyorum. Keyfim yerinde. Merdivenleri pata küte çıkıp kapıdan kafamı uzatıyorum içeri: Anneanne! İki yüz lira verebilir misin? Kaset kiralayacağız ortaklaşa.   

Anneannem artık ancak koltuk değneğiyle yürüyebiliyor. Romatizmadan deforme olan eklemleri durmadan sızlamakta. Usul usul geliyor, karnem için yüzümü gözümü alnımı öpücüğe boğup, harçlığımı veriyor. Ağzı kulaklarında. Kızanı gene iyi karne getirdi, aferin!

Güzelim bahçem, sıcacık evim, gözümün nuru ağaçlarım… Hepsi tarihe karıştı. İki sene önce annemin ısrarıyla evimi yıktılar, yerine saçma sapan bir apartman diktiler. En üst katta barınıyoruz. Artık ikisi de iyice yaşlanan babaannem ve doktor dedem de Şişli’yi tümden bıraktı, alt katımıza yerleşti. Evet kaloriferimiz var, telefonumuz var, banyomuz, mutfağımız falan geniş ve gıcır tamam ama bir türlü sevemiyorum bu daireyi. Ev gibi gelmiyor, başka bir şey. Neyse.

Okuldan kızlarla şahane bir sene sonu partisi planladık. Videocudan kaset kiralayacak, video oynatıcısı olan arkadaşımızın evinde toplanıp üç saatlik Duran Duran konser kaydını izleyeceğiz. Bu yüzden hepimiz evlere dağıldık ve kiralama bedelini denkleştirip önce Ulusal Video dükkanına, sonra arkadaşın evine gideceğiz.

Benim devrimde internet, bilgisayar falan yok tabii. En yüksek teknoloji evdeki sabit telefon. Telefon adı altında bir tek bunlar var zaten. Ha, bir de televizyon. Bir iki yıl önce video oynatıcılar çıktı. Önce BetaMax sonra daha kalitelisi VHS video kasetler gündemimizin merkezine oturdu. Hayatımız değişti desem yeridir. Düşünsene! Takip ettiğin TV programlarının yayın saati geldiğinde sıkıyönetim ilan edip ekran başına mevzilenmek zorunda değiliz artık! Ay ne büyük devrim. Boş kaset alıyorsun, istediğin yayını videoya kaydediyor, sonra münasip bir zamanda izliyorsun. Sadece bununla kalsa iyi. Bir sürü tiyatro oyunu, sahne gösterisinin de biletli temsilleri bittikten sonra kaseti çıkıyor. Zeki Alasya – Metin Akpınar’ın Devekuşu Kabare’sinin tüm oyunlarını ezbere öğreniyoruz mesela. Tekrar tekrar izleyip, Geceler, Beyoğlu Beyoğlu, Yasaklar vs. tümünü hatmediyoruz. Ne çok severdim ikisini de. Şimdi ara sıra YouTube’da eski kayıtları izliyorum, nostalji niyetine.

1980’lerden bu yana üstümüzden ve hatta bağrımızdan geçen zaman bize ne ettiyse, artık pek de komik gelmiyor, birkaç dakikadan fazla dayanamayıp kapatıyorum. Zamanın beni benden bu derece alması sinirime dokunuyor. Senelerce gözümden yaş gelerek güldüğüm şeyler nasıl içimi bayar? Bana ne yaptı bu zaman böyle!

Neyse. Ne diyordum, kızlarla video partisi. İşte izledik konseri, çok da eğlendik falan. Derken vakit geçti, akşamüstü oldu. Herkesin izni en çok saat beşe kadar. Geç kalıp azar işitmeden dağılıyoruz evlere. Tam vaktinde açıyorum kapıyı, bir de ne göreyim! Aile faciası çıkmış.

Babaannem benim eve gelip ona uğramadan çıktığımı fark edip ortalığı birbirine katmış. Yukarı gelmiş, anneanneme “karnesini size takdim ediyor da beni nasıl yok sayıyor, ne biçim terbiye vermişsiniz bu kıza” diye yakıp geçiyor. Ben gelene kadar annem de eve dönmüş, anneannemi iki göz iki çeşme ağlarken bulmuş. Delirmiş tabii, aşağı inip kayınvalidesine çatmaya kalkışmış. Anneannem engellemiş. Ortamda tansiyon tavanda geziyor. İçeri girer girmez annemin alev saçan bağrışına maruz kalıyorum: Derhal git o kadına, özür dile, gönlünü al. Bir de sitem edersin artık anneanneni ağlattığı için…

Anneannem söz konusu olduğunda dünyayı yakarım. Zaten annem de gazı vermiş, uçuyorum alt kata. Fakat söz konusu Güzin Hanım, öyle destursuz kavga etmek mümkün değil. Buzlar kraliçesi! Fare gibi giriyorum daireye, parmak uçlarımdayım. Dedem hemen soldaki oturma odasından kaş göz ediyor, elini öp, gönlünü al diye. Salona geçiyorum. Kraliçem kanepeye uzanmış ki, hiç âdeti değildir. On altı yıllık ömrümde o güne kadar kendisini yatarken ya da gecelikle görmüş değilim. Yanlarında kaldığım zamanlar dâhil! Bugün yatıyor. Al sana kırmızı alarm!

Beni fark edince yüz çeviriyor, sırtını dönüyor. Kanepenin önüne diz çöküp elini avcuma alıyorum. Başlıyorum yalvarmaya. Bir yarım saat, belki daha fazla dil döküp, kendisini ekarte etmediğimi (onun tabiri bu), sadece harçlık almak için anneannemin yanına gittiğimi, kendisini anneannemden aşağı tutmadığımı, zaten akşam yıkanıp, derli toplu giyinip karnemi takdim etmek için yanına geleceğimi, arkadaşlarım bekliyor diye aceleyle… Falan filan. Anam onca dil dökmeye, yalvarmaya dağ oynar yerinden, babaannem milim kıpırdamıyor.

En nihayet benim de tepem atıyor. Ben de bir Güzin’im sonuçta, öyle ya! Eeeeehh! diye ayağa fırlıyorum, açıyorum ağzımı yumuyorum gözümü. “Sen” demeden ama, daima olduğu gibi “siz” hitabıyla: “Siz de tadını kaçırdınız artık babaanne. Deminden beri anlatıyorum işte. Çocuk gibi kapris yapmak, küsmek size hiç yakışıyor mu? Sizin vasıflarınıza sahip bir hanımefendi torununu hiç böyle rencide eder mi? İstirham ederim medeni tavra geri dönün artık, dayanamayacağım!” Oh be, savaşı kazanıyorum. Barışıyoruz güzel güzel. Hatta sonunda gülümsüyor bile. Çetin ceviz çıkmama memnun oluyor, kendi dedi sonradan.  

Hadisenin geçtiği yaşlarımız

Nasıl? Belgin Doruk filminden bir tirat gibi değil mi. Öyleydi ama kendileri, başka dilde konuşulmazdı babaannemle. Hayatımın Demir Leydi’siydi. Böyle çekişmemize bakma, aslında yakındık birbirimize. Dostluğumuz bu olaydan çok öncesine, benim ilkokula başladığım yıllara dayanır. Haydi gel, yurdum saydığım, kendimi ait hissettiğim o yıllara gidelim. Babaannem başka türlü bir şeydi zira. 

Güzin Hanım, Selanikli Müslüman bir ailenin 1921’de Türkiye’de doğmuş kızı. Annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, hatırlamıyor. Sadece duvar boyu bir fotoğrafı vardı başucunda, altın çerçeveli. Annesi hakkında bildikleri o fotoğraftan öte değil. Üveyler elinde büyümüş sanırım. Çok ketum bir kadındı. Anneannem gibi yarasını açıp göstermesini, anlatmasını sağlayamadım. Asla verili koşullara teslim olmaz, asla kendini akışa bırakmazdı. Kolalı dantel yaka gibi, tüm zarafetiyle ve kazık gibi dimdik dururdu hayatın karşısında.  

Babası varlıklı bir üst düzey bürokrat. Birtakım kurumlarda, fabrikalarda müdürlük, müsteşarlık falan ile meşgul. Güzin Hanımın çocukluğu ve ilk gençliği Salacak’ta büyük bir yalıda geçiyor. O yıllara dair bilmeme izin verdiği tek şey, Kurt ismini taktığı köpeğiyle her gün Boğaza yüzmeye gittiği. Sahibesi denizden çıkana kadar kıyıda telaş içinde bekleyen alman çobanı, anlaşılan tek arkadaşı. 

Genç anne Güzin, babası ve oğluyla.

Lise çağına gelince “leylî” yani yatılı veriyorlar. Karşı sahildeki Boğaziçi Kolejine yazılıyor. Yaz tatilleri hariç eve dönmeden, bütün gençliğini okul kampusunda geçiriyor. Üvey anne istememiş anlaşılan, tam bilmiyorum. Anasızlık, yatılı okumak, mezun olur olmaz evlendirilmek ve hiç alışık olmadığı ilkel Anadolu kasabalarında yaşama mecburiyeti… Hepsini alt alta koyunca ortaya işte böyle tavizsiz bir hanımefendi çıkıyor herhalde.

Kocasını severdi sanırım, onu gördüğünde yüzü gülerdi çünkü. Adam doktor bir defa, prestiji yerinde. Üstelik havacı albay. Emir eri var, rütbesi makamı desen… Bunlar önemliydi babaannem için. Ben evlenirken de müstakbel eşimin profesör olmasına pek sevinmişti. Daha önce verdiğim başka bir habere bunca ışıldadığını hatırlamıyorum. 

Güzin ve Hakkı

Hakkı dedem de Selanik göçmeni. 1909 veya 1910 doğumlu. O devrin nüfus kayıtları Rumî takvimle olduğu için kesin bilmiyoruz. On bir yaşında gelmiş İstanbul’a. İşgal İstanbul’una. Yedi kardeş ve anneleri. Baba çok erken vefat etmiş. Nişantaşı çayır çimen bir yer o zaman. Tenekeden bir barakaya sığınmışlar.

İlkokul çağındaki Hakkı, evlerine yakın bir arsada arkadaşlarıyla top oynarken düşüp kolunu kırıyor. Hastaneye götürüyorlar. Doktor röntgen çekiyor, alçıya alıyor kolu. Bir de ilaç veriyor ağrı için. Dedem bu hatırayı her defasında aynen şu sözlerle anlattı bana: “Acımı dindiren, beni kurtaran hekime hayran oldum, minnet duydum. Doktor olmaya o gün karar verdim. Fakat aile çok fakir, beni tıbbiyeye yollamaları imkânsız. Ben de mecburen askeri mektep imtihanına girdim, kazandım. Doktorluğun diyeti olarak asker oldum yani kızım.”

Tıbbiyeden mezun olunca ilk tayin yeri Beytüşşebap. Bekar subaylara lojman verilmiyor. Çadırda kalıyor Hakkı. Hiçbir eşyası da yok. Konserve tenekesinde fasulye pişirip yemekten iflahı kesilince ablası Növber’e yazıyor: Beni münasip bir kızla evlendirin. 

Hakkı Bey'in tıbbiye diploması

Üsküdar’da yakın mahallelerde yaşayan Selanik göçmenleri arasında haber yayılıyor. Güzin’in ağabeyi Hakkı’nın mektep yıllarından arkadaşı. Aralarındaki 11 – 12 yaş farkını kastederek “Biz abisiyle mektebe giderken bu camda lazımlıkta otururdu” diye dalgasını geçerdi dedem, babaannemle. 


Evleniyorlar. Düğün fotoğrafı Disney masallarından alınma gibi. Fakat hayat onları Anadolu’nun orta çağına savuruyor. İlk çocukları Can, yani babam yeni doğmuşken İkinci Dünya Savaşı sillesini yiyorlar. Merzifon’da görevli dedemin acil olarak Adana hava üssüne tayini çıkıyor. Amasya’dan Adana’ya yaz ortasında tren yolculuğu. Haftalar sürüyor. Trende temiz su yok, banyo imkânı sıfır, yemek pişirmek bile bin bela. Sonunda bir buçuk yaşındaki oğlan hastalanıyor. Ateş bir yandan ishal bir yandan. Adana’da kaldıkları üç – beş ay hep hasta çocuk. Ancak Merzifon’a dönüşte iyileştirebiliyorlar. “O hadisenden sonra sağlığı bir daha hiç rayında gitmedi çocuğun. İkincide asla kocamla görev yerine gitmedim.” Amcam nispeten şanslı. Hem harpten sonra dünyaya gelmiş, yokluk sefalet çekmemiş hem de Eskişehir’in medeni ortamında tayin, tren görmeden büyümüş.  

Ah tren, kara tren...

Eskişehir’deki hayatları gayet iyi. Hakkı Bey askeriyedeki mesaisinden arta kalan hafta sonlarında eşek sırtında köy köy gezerek hasta bakıyor. Karı koca çok tutumlular. Her kuruşun üstüne düğüm ata ata sonunda bir apartman alıyorlar. Bir katı muayenehane bir katı kendilerine. Diğerlerini de kiraya veriyorlar.

Tek dertleri oğlanların tahsili. İkisi de haylaz, antika tipler. Öyle derdi babaannem. Amcam hayvan delisi. Porsuk deresinden kurbağa yakalar, balkonu su doldurup onlara bakarmış. Babam çocukluktan beri ketum. Ağzından dişini söker, laf alamazdın diye anlattılar. İçine kapanık yetişmiş. Dedem sert bir baba. Notlar kırık gelince basmış sopayı. Bu dayaklardan babamın bir kulağı işitmez olmuş. O derece. 


Liseyi iyi bir mektepte okusunlar diye İstanbul’da ev almaya karar vermişler. Şişli’deki daire bu kararın eseri. Babaannemin deniz hasreti de bizim cici bahçeli evin. Derken annemler girmiş resme ve sonra da ben.

İçine doğduğum, toprağıyla suyuyla yoğrulduğum yerin bir sayfiye olmasını dedemle babaanneme borçluyum. Daha önce anlattım, yüzmeyi bile onlar öğretmiş. Bahçeyi, doğayı, hayvanları, denizi, deniz insanı olmayı onlardan öğrendim. Dedem oğullarından esirgediği sevecenliği üstüme boca etti desem yeridir. Patenden bisiklete, kendi kendine İngilizce öğrenme setinden edebiyat klasikleri setine kadar, gelişimimde yapıtaşı olan birçok şeyi dedeme borçluyum.

İlkokula boyunca her sömestr babaannemlerde kalırdım, Güzin Hanım böyle istedi. Şükür ki öyle olmuş. Yoksa kültür eğitimim çok eksik olacaktı. Bacak kadar boyuma aldırmadan bana büyük adam muamelesi yapardı babaannem. Elimden tutar Atatürk Kültür Merkezinde opera, bale izlemeye götürürdü. Şan Tiyatrosunda müzikaller, Kenter Tiyatrosunda Çehov’lar izledim. Daha ortaokula bile gitmiyorken bu seviyedeki kültür bombardımanına borçluyum elimdeki kalemi. Zihin dünyam onun sayesinde genişledi. 

Güzin Hanımın "muntazam" torunu.

Hatta ben ortaya başlamadan evvel “Bu kızın tahsile istidadı var, onu St. Benoit’te okutalım. Masraflarını biz karşılarız. Bizde kalır, hafta sonları size getiririz” dediler. Babaannemle bir gün gittik. İlk kitabımı okuyanlar bilir. Kara çarşaflı, beyaz kolalı başlıklarıyla ortada dolaşan Katolik rahibeleri görünce ödüm kopmuş, istememişim. Annemin de canına minnet, zaten kızını vermek istemiyor. Böylece mahalle mektebine mahkûm kaldım. Sanırım hayatımın en büyük hatasıydı.

Güzin Hanım öyle bir karizmaydı ki beni, amcamın benden küçük iki oğlunu ve yetmezmiş gibi gelinin kız kardeşinin iki oğlunu daha alır, gezmelere götürürdü. Kendi anasıyla olunca evi yıkan biz beş velet, Güzin Hanım nezaretinde kurmalı maymunlar gibi disiplinli, rabıtalı davranırdık. Halâskârgazi caddesinin bir başından, Şişli camiinin oradan bir başlardık yürümeye, ta Pangaltı’daki dondurmacıya kadar asker gibi, ip gibi muntazam ilerlerdik. Yok hayır, babaannem bize fiske dokundurmadı. Ters bir bakışı bizi hizaya getirmeye yeterdi zaten, gerek yoktu başka şeye.

Bir buçuk metre boyuyla hayatıma yön veren bir devdi babaannem. Gözümü dünyaya açtı, dünyayı önüme serdi. Lisan öğrenmemi de yurt dışına gitmemi de ta yirmi beş yaşında piyanoya başlamamı da o mümkün kıldı. Bütün sertliği ve kuralcılığına rağmen birbirimize duyduğumuz sevgiyi ifade edebildik şükür. 

Ben büyüyüp yetişince, o yaşlanınca daha bir sıcacık olduk, daha bir kucak kucağa geçti son senelerimiz. Dedemle de öyle. Dirayet ve zarafetleriyle imza attıkları hayatım sürdüğü müddetçe yeryüzünde hayır duaları da eksilmeyecek. 

Ben gelin olurken de yanımdaydılar.

 

 

 

 

1 yorum:

  1. Merakla okuyor ve dinliyorum. Acaba bundan sonra neler anlatacak acaba? Bu seriden şunu anladım ki benim yaşadığım 1960'lar ile 1980'ler arası Türkiye donup kalmış. Çünkü 20 yıl öncesi Beril'in hatırladıklarını ben de yaşadım.
    Şimdi ise binalar geldi, teknolojiler geldi, ancak bizler geriledik. Hadi usta kalemine, parlak hafızana gelenleri bizlerden esirgemeden, devam diyorum.

    YanıtlaSil

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...