14 Ekim 2020 Çarşamba

EŞEĞİN SEMERİ

İlkokul üç ya da dörtte olmam lazım. Mevsim kış. Şimdiki gibi yalancı değil kışlar, adamakıllı soğuk yapıyor. Kalın boğazlı kazaklar, yün çoraplar, rengârenk örme hırkalar zamanı. Şubat tatilinde olmalıyım. Yoksa Şişli’de ne işim var?

Şu tipime bak, büyümüş de küçülmüş. Fistolu kaşmir elbise falan… Bu kadar muntazamlığın nedeni, yılın cici kızı oynadığım zamanında olmamız. Babaannemlerdeyim. Şimdi kolaysa elin yüzün leş gibi, saç baş bir tarafta, anneannemin korkuluk yerine tercih ettiği deyimiyle “tarla cadısı” gibi dolan. İmkânı yok! Güzin Hanım yakar çıranı.

İşte bak, babaannemle ORKO’dan dönüyoruz. Ordu yardımlaşma kooperatifi miydi, neydi adı bilemedim şimdi. Süper ucuz fiyata temel alışverişi yapabileceğin market gibi, depo gibi bir yer. İçerisi daima sabun kokar. Herkese açık değil ama dedem albay olduğu için girebiliyoruz. Ayda bir toplu alışverişin tek adresi babaannem için. Hem hesaplı hem de çeşit bol, bakkal gibi değil.

Tekerlekli çuvala benzeyen alışveriş arabaları da yeni çıkmış. Çekçek deniyor. Bizimki kapmış hemen bir tane, koyu gri üzerine kırmızı ekoseli. Yaşlandı tabii, file taşıması zor geliyor. Kıyamam. Lakin bu çekçek denen mereti kim tasarladıysa, tanımak isterdim doğrusu. İki çift lafım var kendisine. Kardeşim, sen bu ön ayaklara teker takmayı akıl ettin de arka ayakların başı kel miydi affedersin? Yürütmek için kırk beş derece öne yatırılan çekçek kaç kilo yük bindiriyor elime, hiç haberin oldu mu acaba? Haydi sen denemedin, akıl da edemedin anlarım. Fakat ileride aynı kadük mantıkla valiz tasarlayan çırağın da mı bu derece ahmaktı? Sözümona icatlarınız ağır taşımayı kolaylaştıracaktı. Hani, nerede? Neyse…  

Babaannemle Kâzım Orbay caddesinin bir ucundaki Emek apartmanından ta Kurtuluş sapağına, ORKO’ya kadar yürüyüp arabayı erzakla doldurmuşuz. Pirinç, fasulye, nohut, un, galeta unu, mercimek, makarna dolu araba nasıl da ağır. İçimden eşek ölüsü gibi diye düşünüyorum. Ağırlığı hissetmemek için, dibinden geçtiğimiz gayrimüslim mezarlığının yüksek duvarını oluşturan yüzlerce yıllık taşları sayıyorum. Zira hem babaanneme yardım olsun hem de göze gireyim diye ara ara ben çekiyorum arabayı. Demir Leydi’me yaranmak için bamya bile yemişim, biraz ağırlık taşısam ne olur.

Yalnız bu eşek meselesi ileride nedense ikide bir karşıma çıkacak. Boy attıkça küçülen kıyafetlerime bakan aile efradı “eşek büyüdü semer küçüldü” diye damarıma basacak mesela. Yahut daha da büyüdüğümde okul yolunda peşimize takılan serseriler “kızlar sizin babanız şekerci mi, niye böyle tatlısınız” diye laf attığında dönüp “hayır semerci, sizin gibi eşeklere semer dikiyor” diyeceğiz… Özetle, eşek mühim.  

***

Mevcut kaldırım taşlarını söküp yerine aynısının lacivertini döşeyerek para kırma ideolojisi henüz resmiyet kazanmadığından, Bomonti’nin kaldırımları eski ama jilet gibi düzgün. Takılmadan, tökezlemeden gidiyor, yağ gibi akıyor çekçek. Kalabalık da değil öyle. Araba desen tek tük. Tabanvayla yarım saat git, bir o kadar dön kilometre yolda, ancak iki üç hanıma denk gelip ayaküstü laflıyor babaannem. Benim için bulunmaz fırsat. Dikkatle izliyor, inceliyorum onları. Ta o yaşlardan beri her şeyi deli gibi merak ediyorum çünkü. Lüzumlu lüzumsuz fark etmez. İlla bilmem lazım… Neyse.

Yaşları elli – altmışlarında gibi görünen bu Şişli’li teyzelerin hepsi muntazam giyimli bir defa. Saçlar mizanpli, ipekli bluzların altında, dizkapağının yarım parmak ötesine uzanan etekler gayet ütülü; siyah, gri veya devetüyü mantoların yakasında muhakkak bir broş. Kiminin kolunda, kiminin eline pahalı olduğu her halinden belli zarif deri çantalar. Diğer elde ufacık bir file. İçinde iki yüz elli gram beyaz peynir, yarım kilo et, beş dilim füme somon, bir muz ve ikişer elma ile portakal ve yarım ekmek. Taşıyabilecekleri kadar aldıklarını düşündürüyor. Belki ödeyebilecekleri kadar alıyorlar.  

Bu ojesi, ruju, ipek fuları yerli yerinde hanımefendiler koskocaman apartman dairelerinde genellikle bir başlarına yaşıyorlar. Güzin Hanımın komşu ziyaretlerinden biliyorum. Yakalarındaki broşların ellide biri etmiyor aylık gelirleri. Bir vakit zenginmişler besbelli. Şimdi geride kalmış o günler. Çocukları okutup evlendirmiş, beyleri de emri hak vacip olunca defnetmiş yaslı dullardan ziyade; yaldız dekorlu, şık, minik biblolara benzetiyorum onları. Tamam, benim boyum yaşıtlarıma nazaran biraz kazulet ama altmış yaşında kadınların ilkokul çocuğundan kısa olması da normal addedilemez herhalde, değil mi?

Zihnimdeki “medeni Şişli” imgesinde bugüne kadar canlı kalan bu hanımlar hakkında uzun uzun düşünmeler yapacağım büyürken. Genç, mevki ve kudret sahibi adamların “zarif eşi” olarak yerleştikleri o devasa apartman dairelerinde böyle yalnız kalmaları ve gitgide ufalmaları canımı acıtıyor çünkü. Vaktiyle altın mürekkeple yazılan hikayeleri jiletle kazınmakta sanki, silinip gitmeleri an meselesi…

Cinsiyetimin ve bu topraklarda kadın taifesine biçilen kaderin idrakine ermeye başladığım yaştan itibaren kendime söz veriyorum: Onlar gibi olmayacağım. Zamanın bir yerinde böyle tutsak kalmayacak, kendimde ve hayatta cereyan eden değişime gözümü kocaman açacağım. Başımı eğip önüme önüme değil, karşıya bakacağım dimdik. Şartlar değiştikçe ben de düzenimi değiştireceğim. Etraf ne der prangasına teslim olmak yok. Eteklerim uzamayacak. Yaşlandım, küçüldümse giysilerim de küçülecek, evim de. Bir imajın, devri dolmuş bir itibarın içini doldurmak uğruna silinip gitmeyeceğim. Hayatın her bir gününü, hakkını vere vere yaşayacağım. İşte o kadar.

***

Böyle bir günde gördüm onu, semeriyle bütünleşmiş eşeği. ORKO dönüşü bizim apartmanın tarafındaki kaldırımdan ağır ağır ilerlerken, az ötede biriken kalabalığı fark edip şaşırdık. Önce çekçek durdu, sonra babaannem. Bir iki adım ilerleyince ben de zınk diye durdum mecburen. Fena bir şey olmuş belli ama kalabalıktan tam göremiyorum. Babaannem “uzak dur kızım” deyince karşı kaldırıma geçip, kalabalığın etrafından dolanarak eve ulaştık.

Üçüncü kattaki dairemize çıkar çıkmaz cama koştum. Aman bir de ne göreyim, facia! Meğer bitişik apartmanın beşinci katında camları silen temizlikçi teyzenin ayağı kaymış, düşmüş aşağı. Binanın altındaki bakkala, mandıradan süt getiren köylünün eşeği de tesadüf tam orada. Maslak o zamanlar bildiğin köy. Mandıralar var. Köylü oradan geliyor. Uzatmayalım, temizlikçi kadın koca gövdesiyle eşeğin beline, ecel olup inmiş. Zavallı hayvancık oracıkta can vermiş. Semeriyle bütünleşmiş adeta, yamyassı olmuş gövdesi. Kadın sağlam ama, bir şey olmamış. Kısmet mi dersin, kader mi…

Neyse ki benim cici sayfiyemde böyle kaderler yaşanmaz. Herkes kendi evini temizler bir defa, eve iş gördürmeye birini çağırmak utanılacak şeydir. Üstelik sayfiyemizde hemen bütün evler iki – üç katlıdır, düşsen de hiçbir eşeği öldüremezsin. O hadisenden sonra bir daha asla içinde ağırlıkla eşeğin bir arada geçtiği cümleler kurmadım zaten.

Süt satmaya zengin muhite gelen sahibini ta Maslak köyünden sırtında taşıyan sevgili kadersiz eşek. Mekânın cennet olsun. Çok üzüldüm, çok ağladım sana, bilesin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...