24 Ekim 2020 Cumartesi

ÇOCUK DARLAMA SANATI

Dağ gibi bir adam doktor. Boyu öyle uzun ki, kapı eşiklerinden başını eğerek geçiyor. Neden sonra tarihçi olacağım da böyle yapanlara “hâle bak tekke kapısından girer gibi” diye nazire edeceğim. Henüz üç yaşında bir baş belasıyım, ancak izleyebiliyorum hayatı; izliyor ve kafamdaki hard diske kaydediyorum.

Doktorun popoma sapladığı beygir iğnesi yüzünden acı içindeyim. Ne var ki yabancı yerde yaygara edip ailemi utandırmam söz konusu değil, dişimi sıkıyorum. Bir de şaşkınlık var tabii. Doktor annemi öyle sert azarlıyor ki, hayretler içinde kalıyorum. Dinle bak:

-          Kızım dimağın tümden durdu mu senin, nasıl yaparsın böyle bir şey?

-          Hocam yemiyor, yediremiyoruz vallahi. Tutturuyor köfte isterim, makarna pilav isterim. Baş edemiyoruz, size yemin ederim. Neler yaptım, arkasından koştum elimde tabakla fakat katiyen sebze yediremiyorum ben buna.

-          Ne demek yemiyor! Kan zehirlenmesi olmuş çocuk. Huyuna gideyim derken el kadar sabiyi öldüreceksin. Başka yemek verme, üç dört saat aç kalsın. Açlık bütün canlılar için motivasyon. Gör bak ıspanağı, pırasayı nasıl kaşıklayacak. Sizin kuşak çocuk budalası olmuş kızım! Halayık değilsin sen, aklını başına devşir. Annelik kural koymaktır. Al bu ilaçları, bir de balık yağı içirin çocuğa. İştahı açılsın.   

Annem nerdeyse ağlayacak, eli ayağı titriyor. Hele babaannem köşedeki berjerden başını öne arkaya salladıkça iyice içi çekiliyor, biliyorum. Babamla tartışırken de yüzü böyle kâğıt rengine döner. Zaten sıskacık bir şey, yine bayılmasa bari. Doktor dedem ortamın elektriğini dağıtan bir konu açıyor da nezaketimizi kolumuzun altına alıp efendi gibi çıkıyoruz çocuk doktorunun evinden.

Doktor Sami Bey Şişli’de, Kâzım Orbay caddesinde, babaannemlerin karşısındaki apartmanın giriş katında oturur. Eşiyle ikisi, her yeri kitap dolu bu büyülü evde yaşarlar. Ne zaman gelsek pikapta klasik müzik çalar. Çok etkileyici melodiler. Babaannemin tabiriyle “kalburüstü” kimselermiş. Sami amca yaşlandığı için artık muayenehanesini kapatmış. Sadece bizim gibi “hatırlı” dostları için evinde tek tük hasta bakıyor. Dedemin tıbbiyeden arkadaşı sanırım, emin değilim. Annemi her gelişimizde böyle hırpalamasa, aslında esaslı bir hekim. Nerem ağrıyor, neden ağrıyor şıp diye buluyor. Verdiği her ilaç, yazdığı her reçete kısa zamanda işe yarıyor. Ben şahsen gayet memnunum kendisinden. Tek, fırçacı biraz işte.  

***

Benim yurdumda çocuk yetiştirme anlayışı böyleydi. Yeme içme meseleleri, kıyafet seçmeler falan hikâye. Kesinlikle çocuğun istediği yapılmaz, büyüklere göre “doğru olan” neyse o yerine getirilirdi. Benim böyle yemek seçecek kadar şımarmam, annemin çalışıyor olmasının açtığı istisna alanı. Zaten vicdan azabı çeken kadıncağıza, her gün beni bırakıp gidiyor diye eziyet ediyorum herhalde, ne bileyim. Çocuklar zalim olur. Yaşıtlarımla aramızda, tâbi olduğumuz yasakları bize inat koyduklarını konuşup birbirimizi bileyerek saatler harcamışızdır. İnat falan değildi elbet. Düzgün, dengeli, görev bilinci olan yetişkinlere evirilelim diye disiplinliydiler, hepsi bu.  

Çocuğa uygulanacak kuralları genellikle babalar koyar, anneler dikte ederdi. Mesela yeni ayakkabı isteyeceksin: Uygun zamanı kollar, utana sıkıla annene söylersin. “Ben bir şey diyemem, babana sormamız lazım” cevabını alırsın, hiç değişmez. Haftalar hatta aylarca baba merciinden gelecek oluru bekler, bu sayede sabırlı ve kanaatkâr olmayı öğrenirsin. Çocuk taifesinin her dediğini yapmak, çocuğa zarar vermek anlamına gelir bizim dünyamızda. Öyle ya, büyüdüğünde hayat ağzına her gak dediğinde süt, guk dediğinde et vermeyecek. Dişini sıkmayı, yokluğu, yasağı, sınırları küçükten öğreneceksin ki ileride sıkıntı çekmeyesin. Anne babalar kendilerini işte bu çocukluk sıkıntısının mimarı olarak görürler.

Sevilmediğimiz hissine de kapılmazdık ama doğruya doğru. Yaptığımız beş resimden ancak birine “fena değil, şurasına daha fazla özen göster” denirdi ve biz buna sevinirdik. Aferin ancak bu kadar olurdu. Çocuk, kibirli olmasın diye fazla övülmezdi.

Fakat hemen her aile çocuğun dikkate değer bir marifetini görürse ona yatırım yapmaktan, o konuda gelişmesi için imkân açmaktan da geri durmazdı. Benim tanıdıklarım öyleydi en azından. Mahalledeki bütün çocukların evinde en az bir takım ansiklopedi bulunurdu mesela. Altı ciltlik Hayat Ansiklopedisi, otuz iki ciltlik Ana Britannica…. Hemen her çocuk merak ettiği şeyi okuyup öğreneceği kaynakla aynı odada yaşama lüksüne sahipti yani.

Öyle deme! Okul kütüphaneleri çok zayıf bizim sayfiyede. Köklü, birikimli okullar pek yok bizim buralarda. İstanbul’dayız evet ama Anadolu yakası biraz şey işte. Hepsi birbirinin kopyası, gariban devlet okulları. İmkânları sınırlı. Olanlara da bizimkilerin bütçesi erişemiyor. Hülasa bizim nesil için evde kitapla büyümek en büyük avantaj.

Babam ben daha ilkokula başlamadan “Kuşlar”, “Okyanuslar”, “Memeliler”, “Sürüngenler” gibi ayrı ciltlerden oluşan müthiş bir ansiklopedi seti almıştı bana. Her ay bir cilt tabii, bütçeyi sarsmadan. Her cildi seksen – yüz sayfalık, bol resimli, tercümesi su gibi şıkır şıkır bir Türkçeyle, sert kapaklı, kuşe kâğıda basılmış rüya gibi kitaplar. Neredeyse kırk beş yıl geçti, hepsi dün gibi gözümün önünde. Bir gece ciltlerden birini koluma kıstırıp tüymüşüm. Düşünsene, beş – altı yaşlarındasın ve evden kaçarken yanına aldığın üç şey kitap, leblebi ve el feneri! Sabaha karşı köpeğimiz Kont’un kulübesinde, ona sarılıp uyurken bulmuşlar. Ayaklar sığmamış dışarı taşmış tabii, yakayı ele vermişiz. Neyse.

Beni asıl keşfeden babaannemlerin ahbabı yaşlı bir sefire hanımdı. Sefire, kocası büyükelçi olan demek. Sen bilmezsin bunları, açıklayayım. Çocuğu; kültürüne, görgüsüne güvenilen kimselere götürüp tahsili hakkında tavsiye almak âdettendi. Beni birkaç kez imtihan eden bu hanım bizimkilere “bu kızın lisana istidadı var” deyince dedem paraya kıymış, bana şahane bir İngilizce seti almış.

İlkokul üçe başladığım sene yabancı dil öğrenmeye de başladım. Evet, kendi kendime tabii. Kitaplar ve plaklar ile. Hikâye kitapları sert kapaklı, ciltli. Alice Harikalar Diyarında, Seksen Günde Devrialem, Prenses ve Bezelye Tanesi, Uyuyan Güzel, daha neler neler. Alıştırma kitapları ise fasikül gibi, ince ve kullanışlı. Ana dili dinlemezse çocuğun konuşma becerisi gelişmez diye düşünmüş Oxford’daki hocalar, alıştırmaları sesli yapmışlar. Bir sürü 45’lik plak. Üniteler ilerledikçe yeni plak geliyor.

Ama nasıl zevkliydi papağan gibi o sesleri, o aksanları taklit etmek. Hayatım boyunca aldığım aferinlerin tümünden çok takdir topladım ailemden. Dil öğrenmeye heves etmem, bu kana kana aferin duyma zevkinden olsa gerek. Az bulunan kıymetli olurmuş, değil mi…  

İlkokul üçü bitirdiğim sene. Sirkeci Garındayız.
Çoktandır sebze yiyor, anneme şımarmıyorum.


 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...