Ege’de Akdeniz’de yüzmüşsündür de Marmara’da denize girdin mi hiç? Pistir, girilmez deme sakın. Külâhları değişiriz. Çünkü Marmara denizi, denizlerin en güzelidir. Tuzluluk oranı, sıcaklığı, berraklığı, balıkları, girer girmez derin suları, plajları ve sahilleriyle hiçbir yere benzemez. Hepsinden güzel, hepsinden keyiflidir. Nereden mi biliyorum? Yurdumun başkentidir plajlar da oradan. Yurdum, yani çocukluğum, ayaklarım denize teslim halde ve tuzlu tuzlu oturarak geçti desem yeridir.
Kayıkhane gördün mü ya da? Yosunu, o ne idüğü belirsiz suşi denen zıkkımdan bilene anlatması zor. Yosun yenmez çünkü, koklanır. Deniz koklanır. Güzelim iyot kokusunu bir çektin mi ciğerlerine dönüşü yok: Artık deniz çocuğu, tuzlu bir sayfiye çocuğu olmuşsun demektir.
![]() |
| Kış ortasında denizi özleyip, hiç değilse kayıkhaneye kadar gitmek |
***
Doktor dedemin en büyük tutkusu bahçe ve tekne. Yürümeyi öğrendiğim bir buçuk yaşımdan itibaren pıtı pıtı peşindeyim dedemin. Sekiz aylıkken atıldığım çan çan konuşma kariyerimin ilk kelimesi onun adı olduğundan dedem en büyük hayranım. Beni yanından ayırmıyor. Yaz dönemini mümkün olduğunca uzun tutuyor. Mayıs başında bize geliyor, eylül sonunda dönüyorlar Şişli’ye. Bahçıvanlık zevkini omuz omuza eda ediyoruz dedemle. Boyumun, gücümün yettiği her işi yapmaya haddinden fazla hevesliyim. Çiçek ekilecek, ekelim mi dede? Ağaç budanacak, çalı çırpıyı ben toplayayım mı dede? Şimşirlere şekil verilecek, makası ben tutayım mı dede? Bahçe makası boyumdan büyükmüş, ne fark eder! Çapa, kürek, dirgen, kazma… En sevdiğim oyuncaklar.

Doktor dedeciğim hayatında ilk defa şımarıklığa katlanıyor
Derken bahçe keyfimize ilave, deniz sevdamız başlamış. Üç
yaşına varmamışım daha, öyle anlattılar. Dedemin kayıkhanede kışlattığı kocaman
kürekli ve kıçtan takma Johnson marka motorlu ahşap bir teknesi var. Dümdüz, sade,
normal bir kayık. Babaannemle ikisi, beni alıyor bir gün, ağustos
sıcağından Marmara’nın efil efil serinliğine götürüyorlar. Tekne pata pata
açılıyor, Marmara’nın en lacivert derinliğine.
Dedem denize tutkun ama daha ziyade işin balıkçılık tarafında. Babaannem ise Salacak’ta büyümüş, yüzmeyi Boğaz’da öğrenmiş. Bir deniz kızı adeta. Nefis kulaçlar atıyor, suda bir saati tamam etmeden kendini yüzmüş addetmiyor.
Neyse, bu iki su kuşu aralarında “nasıl etsek de kıza yüzmeyi öğretsek” diye konuşuyorlar o gün. Babaannem tabii ki suda, dedem kayıkta. Daha küçük, seneye yaza başlarız falan derken karar kılıyorlar: Yaşı küçük ama gürbüz. Boyu da fena değil. Bir deneyelim.
Dedem koltuk altlarımdan tuttuğu gibi hop diye atıveriyor beni suya. Konuşmalarını sessizce dinleyen ben, kırk yıllık yüzücü gibi kurbağalamaya başlıyorum. Babaanneme: Sizi yakalıycam! Suda doğum, bebeklerin içgüdüsel yüzme becerisi falan bilinmiyor tabii o tarihlerde. Beni doğuştan yüzücü sanıyor, mest oluyorlar. Hadiseyi hiç hatırlamıyorum tabii ama babaannem çocukluğum boyunca, tanıştırdığı her ahbabına bu hikâyemi anlattığı için zihnimde yer ediyor. Böylece başlıyor, tuzlu tuzlu oturma keyfim.
***
Bu aşamada sana Anadolu yakasının o zamanki haritasından bahsetmeliyim. Bir ucu batıda Kadıköy, diğer ve doğu ucu Pendik olan, yüzü daima denize dönük bir coğrafya burası. Güney sınırı Marmara kıyıları. Sahilin hemen kuzeyinde ve denize paralel olacak şekilde Bağdat caddesi. Cadde, Kızıltoprak’tan başlıyor, Bostancı vapur iskelesi civarında sona eriyor.
![]() |
| Bostancı vapur iskelesindeyim. Arkada çay bahçeleri - 1977 olmalı |
Bir tık daha kuzeye, ana caddeye çıkarak doğuya devam edersen, bizim evin hemen yakınından geçersin. Sen o caddeye minibüs yolu diyorsun şimdi. Maltepe, Kartal, Pendik sahillerinin hemen kuzeyine kadar uzanır bu ana cadde. Tüm Anadolu yakası semtlerinin kuzey bitim çizgisi ise Ankara asfaltıdır. Sen onu D100 diye biliyorsun. Onun kuzeyinde ev, bina, herhangi bir yapı yok. Ta Karadeniz’e kadar orman. Şimdi “Kuzey Ormanları” diyerek yaşatmaya çalıştıkları canımın içi ağaçlar ta D100 kıyısından başlar benim yurdumda. Bugün milyonla insanın yaşadığı Çekmeköy, Sultanbeyli, Sarıgazi falan yok. Düşün ki tümü orman, çayır buraların. Ömerli barajı kıyısında ufak bir piknik alanı dışında çatı göremezsin. Doyamadım, bir de şöyle anlatayım: Bostancı’dan kuzeye çevir yüzünü, Ankara asfaltını aştın mı, ta Şile’ye kadar hiç yerleşim yok. Öyle bir cennet.
Deniz kıyısı ile Bağdat caddesi arasında on – on beş köşk ve bunun üç katı kadar yazlık apartman bulunur. En tanınmış ve varlıklı ailelerin, Kazım Karabekir Paşa gibi mesela, yalıları veya köşkleri bulunur burada. Bizim gibi “normal” insanların gireceği mahalleler değil. Bağdat caddesi ile ana cadde arasında, bizim gibilerin evleri. Bostancı’dan daha doğu semtlerde de ana caddenin kuzeyinde.
Özetle Anadolu yakası; birbirine ve denize paralel, doğu-batı ekseninde uzanan, güneyden kuzeye sırasıyla tren yolu, ana cadde ve Ankara asfaltı arasında, denize yakın kesimi sosyo-ekonomik seviyesi yüksek ailelerce meskûn, diğer kısımları bizimki gibi çalışan sınıfın yaşadığı nezih ve kendine has bir sayfiye dünyasıydı.
***
Sahile, plajlara yürüyerek gideriz. Bir yarım saati bulur bu yürüyüş, menzile bağlı olarak. Elimizde hasır plaj çantaları, havlu kumaştan elbiselerimizi giyeriz mayoların üstüne ve sokak aralarından, bazen toprak yollardan yürüyerek denize kavuşuruz. Müdavimi olduğumuz, eve en yakın Lido plajı.
Yolu tarif edeyim mi? Bizim evden çık, sağa dön. Solumuz zaten bostan, oradan gidemezsin. Gümüşçü sokak üzerinde Hüseyin bakkala ve ilk dörtyola geldin mi sol yap. Biraz ileride sağında yakışıklı dedemin meşhur meyhanesinin önünden yürü, ana caddeyi geç. Kambur kumbur beton merdivenlerinden tren istasyonuna çıktın mı, deniz kokusunu duymaya başlayacaksın.

Tren istasyonunun ortasında deniz kokusu gelmeye başlar. Babaannem ve sıskacık annemle.
İstasyonun batı ucunda hemzemin geçit var. Çınçınlar kapalıysa bekle. Aniden tren çıkıverir alimallah, tehlikeli. Bostancıdan gelen treni son âna kadar göremiyorsun zaten, viraj var. Hemzemin geçitte ayağındaki, tren raylarının arasına sıkışmasın dikkat et. Çıkarıp kurtaramazsan bırakmak zorunda kalabilirsin. Dünya kadar masraf. Plastik şimdiki gibi yaygın değil, ayakkabı pahalı nesne. Plaj terliklerimiz, sandaletlerimiz bile ya deri ya da bez. Beş altı yılda bir alabiliyoruz pabuç falan. Bütçe bu kadarına yetiyor. Yazlıkların, altı mantar üstü bez olanlarına espadril deniyor. Annem onlardan giyer. Babaannem ise tokalı üstü çapraz deriden siyah terlik. Ama benimkiler en fenası. Eski sandaletimin topuk kısmını kesip terlik yaptım. Tam oturmuyor da ayağıma, yine bu yaz bir numara büyümüş olmalı ayaklarım. Takılır kalırsam başka yazlık bir şey yok ayağımda. Okul ayakkabılarımla plaja gitmesem iyi olur.
Hemzemin geçitten sonra sağa hafif bir bayır ineceksin. Bak, sonunda Lido plajı! Demir, yüksek kapının önünde gişe bulunur. Makul sayılabilecek ücreti ödeyip, biletlerimiz elimizde içeri girelim. Babaannem biletleri daima bana emanet eder. “Kaybedersen bir kere daha para alırlar bak, çok dikkat et” tembihi eşliğinde. Kaç para? Ne bileyim. Sanırım şimdinin 15 lirası falan adam başı. Öyle çocuk tarifesi, öğrenci indirimi yok. Belediye tesisi değil mi, neden bilet kesiyorlar allahın denizine? Büyüdükten sonra anlamaya başladığım kadarıyla plaja giden yurttaşları, plaj görmemiş yurttaşlardan korumaya çalışıyor devletimiz. Parasıyla tabii. Bedava olursa iti kopuğu dolarmış içeri, öyle diyorlar. Midem almıyor bu devlet işlerini, geçelim.
***
Lido plajının zemini betondur. Denizden bir metre kadar yüksek olduğu için bu zemin, suya merdivenle inilir. Kalın demirden merdivenlerin yüzeyini önce kabarcıklı kavi bir pas, sonra da coşkulu yosunlar sımsıkı sardığı için herkes inerken dikkat eder. Ayağın kayarsa maazallah demirin kırık, keskin yerleri etini paralayabilir. Biletten topladığı parayla merdivenleri neden yenilemiyor belediye, sorma lütfen. Bazı şeyler o zamandan beri değişmedi. Anladın? Demir kesmesin diye, babaannemden farklı olarak suya daima atlayarak girerim. Burnumu tutup betondan denize ayak üstü atlamayla başlayan bu alışkanlık, zamanla kollar ileride baş aşağı olacak şekle evrildi.

Lido'nun son yazı. Annemin keyfi yerinde gibi - 1985 olsa gerek
Lido’nun müdavimleri arasında, dönemin meşhurlarından Ersen ve Dadaşlar var. Hemen her hafta kalabalık bir kadroyla plaja gelirler. Birbirleriyle yüksek sesle konuşup patlayan kahkahalar attıklarından, babaannem ve arkadaşları cık-cık ayıplar onları. Saçlarını savura savura ortada dolaşan Ersen, benim 11-12 yaşımdaki boyda: 1.60 falan. Oysa televizyonda babamdan bile uzun duruyor. On – on beş kişilik bu ekip plajın dörtte birini kaplayarak yayılır. Yanlarında getirdikleri kocaman siyah botu büyük uğraşlar sonucu şişirip denize indirirler. Her birinde azametli paletler, havalı dalgıç gözlükleri. Büyük tantanayla girdikleri suda, toplasan on dakika geçirir, iplere kadar botla gidip, merdivenlerin orada bir iki suya dalıp, yine bin bir hengâmeyle karaya çıkarlar. Aralarından sadece biri, pazusu dövmeli bir abi, diğerlerinden ayrılırdı. Suya beton zeminden atlar, şık kulaçlarla epeyce açılır, aynı stilde dönerdi. İşte suya yüzücü gibi atlamayı, o abiyi taklit ederek öğrendim. Sağ olasın Ersen ve Dadaşlar! Onca gülmelik ve seyirlik malzeme için de eyvallah.
İpler dedim, açıklayayım. Plajın sağında çay bahçesi bulunur. Solu kayıkhane zaten. Çay bahçesi ve kayıkhane, plajı adeta bir koy gibi aralarına ve içerlere almış. Bu sayede plajın “güvenli” deniz alanı, iki mekân arasına gelirmiş ve üzerine strafordan halkalar geçirilmiş bir iple sınırlanmıştır. Bu hattı geçecek olan yüzücü, denizle ve onun şaka kaldırmaz meşrebiyle baş başa olduğunu bilsin diye. Güvenli alanda boğulsa biri, cankurtaran var mı dersen, yok. Ama tedbir almışlar, Allah için.
Babaannemle sıradan bir Lido günümüz, gider gitmez betona havlu / rafya yaygı serip güneşlenme ile başlar. Ben oturmaktan sıkılıp sağa sola dolanmaya başlayınca babaannem “haydi” der, “deniz vakti”. İpleri geçer, Bostancı iskelesini görene kadar açılırız. Sakin, düşük tempolu ama muntazam kulaçlarla. Dizlerini kırma diye uyarır babaannem arada bir. Başını çıkarma sudan, kol altından nefes al. Arada denize yatar dinleniriz. Ben 10 yaşındaysam babaannem 60 yaşında çünkü. Ömrüm anneannemle geçtiği için hareketlerimi büyüklere göre ayarlamaya alışkınım zaten.
Bir saati aşan bu birinci faslın sonu tost! Plajdaki kafeci abinin, üzerine kalın kat Sana yağ sürülmüş o efsane tostu! Fırında bulunmayan, kare şekilli, lezzetli tost ekmeğinin de ayrıca hastasıyım. Uslu çocuk olmanın en keyifli yeri bu. Kırk yıldır tost müptelası olmamı sanırım o abiye borçluyum.
Babaannemin plaj manifestosuna göre ıslak mayoyla asla oturulmayacak ve tosttan sonra bir yarım saat yatılacak. Öyle konfor falan yok ama. Betonun üstüne serilen havlu veya yaygıdan ibaret. Sonra yine deniz. Bu sefer muhtemelen çakara kadar açılırız. Nereden baksan 2 kilometre gidiş bir o kadar da dönüş. Kuru mayolar giyilir dönüşte ve üstüne havlu elbiseler. Sabah sekizde geldikse plaja, öğleyi geçe eve döneriz.
Anneannem tutturur: Tuzlu tuzlu oturma kızanım! Olur mu hiç? En büyük zevkim tuzdan kaşıntı tutana kadar, o deniz kokusunu duya duya bahçede oynamak. Mayomu çıkartabilene aşkolsun. Akşam olup da güneş komşu evin çatısına saklandı mı, anneannemin beni yakalamasına izin veririm. “Anan gelecek şimdi, haydi yıkan”. Balkonun yanıbaşındaki bahçe hortumunu kafamdan aşağı tutarım. Anneannem mis gibi beyaz sabunu saçıma vura vura köpürtür. Oh! Banyoların en güzeli bahçede yapılanı. Ertesi gün? Hepsi en baştan bir daha…
***
Lido dışında başka plajlara da gideriz, zaman zaman. Evden yürüyerek gidilebilen Çamlık plajı mesela, ikinci sıradadır. Denize girişi nispeten sığ ve midyelidir. Kara, keskin, tekinsiz midyeler. Güneşlenme alanı yine beton ama Lido gibi geniş ve dört köşe değil, bir C harfi gibi kıvrımlı. Çamlık plajının üst katı Çamlık gazinosu. Babam delikanlıyken burada sahneye çıkan arkadaşlarını dinlemeye giderlermiş, amcamla. Bazen doktor dedem izin vermez, bizim iki hergele anne baba uyuyunca balkondan kaçarak eğlenceye akarmış. Arkadaşları? Özdemir Erdoğan en başta. Benim zamanımda yoktu ama öyle güzel eğlenceler. Düşünsene, darbe sonrasındayız ve gözümüzü açıp Ersen’i görüyoruz. Yazık bize.
![]() |
| Çamlık plajı, üstünde çay bahçesiyle - 1983-84 olsa gerek. |
Başka? Biter mi! Caddebostan plajını duymuşluğum var. Daha bir üst tabakanın sayfiyesi. Hiç gitmedim ama. Sonra ara sıra trene binip gittiğimiz Süreyya plajı. Bir de Cevizli’deki havacı kampı. Dedem askerî doktor olduğu için maaile girebiliyoruz. Çok kurallı ama. İçimize fenalık geliyor. Oturmak kuralla, kalkmak kuralla, denize o istikametten giremezsiniz, havlunuzu o şekilde seremezsiniz. Öf. Dedem bizlere karşı mahcup oluyor her defasında. Askerle tartışıyor, keyfimiz kaçıyor.
Bir de SSK kampı var, hatırladığım kadarıyla Rahmanlar’da. Sosyal
Sigortalar Kurumuna ait. Annem orada çalıştığı için kırk yılın başı pas kokulu
tren çilesine razı olup gidiyoruz. 2000’li yıllarda birileri mahkemeye
başvurmuş, “rahman bir tane olur, semtin adı değiştirilsin” demiş. Mahkemeye de
bak sen, kabul etmiş iyi mi! Atalar deniyor şimdi Kartal’ın o kısmına. SSK
plajının en güzel tarafı: Annemin arkadaşları çocuklarını da getiriyor, böylece
yaşımı yaşayabiliyorum. Yalnız bir de kusuru var: Plaj kum! Nefret ediyorum
saçıma, kıçıma giren kumdan.
![]() |
| SSK kampında. Kum sevmiyorum demiş miydim? - 1976 olmalı |
Trenin kalabalığına rağmen tuzlu tuzlu oturma
keyfime mâni oluyor bu kum taneleri. Zaten denize düşen tarağımı alayım derken
ayağımı boydan boya midye yardığı, dikiş atacak kimse bulunmadığı, annem
telaştan deliye döndüğü için 12 yaşımdan sonra bir daha gitmiyoruz oraya. Lido
gibisi var mı!
Ortaokulu bitirdiğim yaz hayatımın en renkli, en neşeli, en müptelası olduğum parçasını, plajlarımızı koparıp alıyor adamın biri. Belediye başkanıymış! Adı batsın. Gündüzü geceye dönsün. İki cihanda huzur yüzü görmesin, âmin. Sahil yolu denen ucubenin inşasına başlıyorlar ve plajlarım, denizim, ömrümün en tatlı anısı olarak tarihe karışıyor.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder