9 Eylül 2020 Çarşamba

HERKES GİBİ, HERKES KADAR…


Anlattığım, çocuk zaviyemden gördüklerim, yaşadıklarım. Bana göre, benim gibi… Fakat sanmayasın ki çizdiğim resim özneldir, izafidir. Bizim evde olan her şey aşağı yukarı bütün hanelerde geçerlidir. Zira memleketim dediğim o yıllarda hemen herkesin hayatı birbirine benzer. 
 
Herkes gibi yaşardık biz de. Varlık da yokluk da herkes kadardı. Çocuk taifesi olarak kendimizi “özel”, “ayrıcalıklı” falan hissetmedik hiç. Çocuktuk işte, o kadar. Kimsenin bir – iki fazlasına imrenmedik mesela, kimsenin üç – beş – on eksiğinden kendimize pâye de devşirmedik. Yalnız çocuklar değil, büyükler için de yargılamak, ayıplamak, burun kıvırmak, göz dikmek ya da ne bileyim haset etmek yoktu. Duygu dünyamızda bu gibi ötekileştirici hislere yer bulunmazdı. 

Gümüşçü sokağın bu son evlerinde elbette hayatlar, politik görüşler, kadın – erkek konumlanmaları birbirinden farklıydı. Hem de nasıl! Ama mahalleli arasında kendini üstün gören, böbürlenen yahut aşağılık kompleksiyle kıskanıp yüreğini kemiren yoktu. Vallahi de yoktu, billahi de yoktu. Şirinler ülkesi adeta! Gül gibi geçinir giderdi herkes, sade ve sahici dünyacıklarında... 

47 numaradakiler mesela, gerçekten çok farklıydı diğer komşulardan. En çok çocuk o evden fırlardı sokağa. Evin annesi, ilk üç çocuğunu öyle böyle, efendi meşrep çocuklar olarak yetiştirmiş ama sonuncu? Aman Allah bir enerji oku! Kadın, 2-3 yaşlarındaki bu haylaz kızı kaçmasın diye belinden ve sırtından halat geçirip ağaca bağlardı. Mahallede başka hiçbir evde böylesi bir annelik tarzı göremezdin. 

Bahçe duvarının ardından, evin sadık köpeği gibi ağaca bağlanmış bu kızı görünce biraz korkar, çokça da üzülürdüm. Yine de belime gelen duvardan atlayıp kızın iplerini çözmek aklımın ucundan geçmezdi. Kimse kimsenin hayatına karışmazdı çünkü. O vakitler samimiyet, destursuz bağa girmek gibi ele alınmazdı. Ne kadar garipsesen de başkalarının hayatı hakkında ahkam kesmek yoktu, lügatlerde. 

Komşular birbirinin evine ancak bir davet söz konusu olduğunda girer, gitmeden önce eller – yüzler bir güzel yıkanır, saçlar taranır, temiz ve düzgün kıyafetler giyilir, ev terlikleri çantaya sokuşturulurdu. Öyle eşofmanla, saç baş dağınık sokağa çıkmak, komşuya hatta bakkala gitmek deli divane addedilmeye yeterdi.


Neyse… Evin görmediğin kısımlarına götüreyim seni. Önceki bölümde söz verdiğim gibi. Komşuları daha sonra tek tek tanıtacağım nasılsa. Bak gör ne insanlar ne hikayeler dinleyeceksin. 

Hazır müştemilat kapısının önünde, banyonun yanındayız o halde tam karşıdaki büyük buzlu camlı kapıyı açabiliriz. İşte annemle babamın yatak odası. Koyu renk ağır perdeleri aralasan da fark etmez. Evin kuzeye bakan tek odası olan bu on – on ki metrekarelik bölmeyi şöyle şıkır şıkır bir günışığı içinde göremezsin. Pencerelerden birinin önünde pembe formikadan 3 kapaklı gardırop duruyor zaten. Tepeye tırmanıp arkasındaki perdeleri açsan ne fayda. 

Kömürlüğe ve onun üzerindeki azman incir ağacına bakan pencerenin kepenkleri de arka sokağa çok yakın olduğu gerekçesiyle daima kapalı haldedir. Gerçi öyle hırsız uğursuz bir hadise duymadık, başımıza da gelmedi çok şükür ama o patlama, huzur kaçırmaya yetti de arttı. 

Bizim evin arka tarafında bir imalathane var. Atölye gibi bir şey. İki katlı, derme çatma bir bina. İhtilalden hemen önce (anneannem askeri darbeye ihtilal diyor) bir gece orası bombalanmış. Gerçi biz duymadık, ailecek derin uyuruz ama bina orta yerinden yukarı doğru çıkan koyu bir is rengiyle siyaha bürününce, konu komşunun dediği doğruymuş, anladık. Sağ – sol çatışması mıymış neymiş. Oradakiler solcuymuş da galiba, sağcılar gecenin bir körü ev yapımı bir bomba atıvermişlermiş. Her ne ise. Duymadığımız bombalı saldırının ardında kalan görüntüsü, tedbir almaya yetti. Annem yatak odasının tek ışık girecek penceresini kapattı, kepenklerini sabitletti babama. Zaten geceden geceye uyumaya giriyoruz, bütün gün işteyiz dedi. Haklı da. 

Böylece anne baba arasında uyanma, kaşık kadar ellerin, kepçe kadar suratınla şımarırken güneşin yüzüne vurması gibi, tadından yenmez çocukluk anıları biriktirme ihtimalim de ortadan kalkmış oldu. Kahrolsun faşizm, tam da bu yüzden. 

Annemin makyaj masası da gardırop ile takım, pembe mi pembe. Tıpkı karyola gibi. Karyola, o devirde yaylı metal bir somyanın etrafına geçirilen ahşap çerçeveden ibaret. Üstünde de döşek. Çerçeve sökülüp takılabiliyor. Yanlar düz, ayak ve baş uçları süslü, yüksek. Dört koca latadan önce hangisini karşıdaki parçanın pirinçten ek yerine geçireceğini bilmek çok mühim. Boya badana zamanı sökülen ve odadaki rutubetten yamulmuş bu parçaları birleştirmek daima sinir harbine mal olur. Pirinç ekleme parçalarının paslanması da cabası. Neyse, sonunda yatak kurulur ve yün döşek üzerine serilir. Ben de bu karanlık odada pek ender yakaladığım yatağa uçma ve üstünde zıplama sefasını, işte böyle birkaç yılda bir gelen boya badana zamanlarında sürerim. 

Annemlerin odası önceden ışıl ışılmış oysa. Fırsatını buldukça içeri sızıp annemin rujundan, göz kaleminden falan sürermişim. Hiç hatırlamıyorum. Fotoğraflar olmasa hadi canım der geçerim. O oda hatırımda hep karanlık, çirkin pembesi mobilyalı ve gayet yasaklı. Toz pembe ile dargınlığımız burada başlamış olabilir.

Erkek çocuğuna benzemenin rujla telafisi - 1976 olmalı


Koridorun öbür ucunda benim on beş metrekarelik dünyam var. Oturma odamız mı demeli, yatak odamız mı… İkiz camlı kapıyla balkona açılan bu bölme hayatımın geçtiği yer. Eternetli tarafa bakan somya benim yatağım. Geceleri tabii. Yok gündüzse vakit, sırt yastıkları cam kenarına dizilmiş, etekli divan örtüsü sünger döşeğin üstüne serilmiştir. Karşımızdaki odun sobasından yayılan sıcaklık birer yanağımızı kızartırken anneannem, kollarıma geçirdiğim ip çilesini yumağa çeviriyor olmalı. Her şey sahici ya o devirde, ip de gerçekten pamuktan. Bir çile dantel ipi neredeyse bir kilo çekiyor. Çocuk kollarımın, kibrit boynumun ağrımasına aldırmadan anneannemle çile çözüyor, hoşbeş ediyoruz. Bayılıyorum onun Bulgaristan anılarını dinlemeye! Bir tür harikalar diyarı anlatıyor sanki. 

Kocasını, yani dedemi kaybettiğinden beri konuşamadığı Bulgarcayı sıkıştırıyor aralara, tek tük kelimeler halinde anneannem. Ben daha küçükken ikisi saatlerce bu dili konuşur, kulaklarımı büyülerlerdi. Arada geçen insan ve yer isimlerinden, aile içi meseleleri konuştukları, dayımı ya da babaannemi çekiştirdiklerini çakardım da gerisi sıfır. Kaç kere yalvardım, bana da öğretin diye. Hiç oralı olmadılar. Kızları ile damatlarının taze kurulmuş yuvasına sığınmak zorunda kalan bu iki güzel ve yaşlı insanın son mahremiyet kalesiydi, Bulgarcaları. Paylaşmadılar tabii. 

Sonra okula başladığım sene, şubat tatilinde dedem yetmiş yaşındayken öldü. Bahçenin ana girişindeki mavi demir kapıyı, annem bu kara kışta siyaha boyadı. Yürekten sevdiği, üstüne titrediği babasının yasını o demir kapıya sıvadı adeta. Henüz otuz iki yaşındaydı annem ve aile sorumluluğu altında ezilirken bir de yakışıklı koca çınarından yoksun kalmak, kim bilir ne çok acıtmıştı canını. Dedemin eksikliğini daha çok sigara içerek ve daha sık sinirlenerek gidermeye çalıştı senelerce.

Yakışıklı dedemin bizimle son seneleri - 1976



Ne diyorduk, soba! Evet. Anneannem, dedemin ölümüyle sobalı odamızın balkona açılan camlı kapıları önüne yaptığı yatağı kaldırdı. Oysa yıllardır buradaydı o yatak. 

Dedem hastalanıp yatalak olmadan önce bir yaz, bu yatakta öğle sıcağının geçmesini bekler ve turuncu kare desenli krem rengi perdelerin dokusu arasına hayaller sokalarken ben, deprem oldu. Zaten her yaz tıkır tıkır sallar bizi yer kabuğu. Minik, ürpertici, terliksiz bahçeye koşturucu sarsıntılar. Her yaz ama. İstisnasız. Bu seferki biraz daha şiddetliydi. 90 derece açıyla duran ve yatağım dediğim somyayı, aramızda bir – bir buçuk metre mesafe olmasına rağmen burnumun ucunda gördüm o gün. Deprem iki somyayı alıp birbirine yapıştırdı ve ayırdı. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Daha beterini yirmi yıl sonranın 17 Ağustos’unda tecrübe edene kadar bir daha deprem yüzü görmedik. 

Gelelim koridora… 

Koridorumuz geniş. O kadar ki yüzünü banyoya, sırtını bizim odaya döndüğün zaman sağda kalan duvara sırasıyla yeşil çekyat, buzdolabı ve en sonunda heybetli çamaşır makinamız sığar. Duvarlar, beyaz üstüne yaldız çiçek desenli. Zamanla beyazı griye çalsa da hala güzel. Yerleri anlatmıştım, cânım paledyen taşlar. 

Salon kapısı daima kapalı, zaten biliyorsun. Kışları soba yanan tek oda olan odamızın kapısı da sıcak “kaçmasın” diye kapatılır. Bu yüzden koridor ciddiyetle soğuktur ve ancak mutfak penceresinden sızan ışıkla aydınlanır. Gece olunca o da yok. Tavanda elektrik ampulü de bulunmaz. Koridor bu uzun, karanlık ve soğuk karakteriyle, büyük bir yılanın upuzun midesinde hissi uyandırır insanda. 1979 kışını bu koridorda, çekyat üzerinde geçirdiğim için gayet iyi biliyorum, hiç hoş bir his değildir.

Hepimiz gibi, hepimiz kadar dedim ya başta, işte ben de devrin her çocuğu kadar zulüm çektim. Öyle özel, önemli, üzerinde durulacak bir şey sayılmazdı eskiden. Şimdiki gibi evin patronu çocuk değildi. Çocuk, aile zurnasının son deliğiydi. Hepimiz bir miktar itilip kakıldık bu genel kabul nedeniyle. 

Neyse, annemle babam o kışın başında sağlam bir münakaşa etti. Konu neydi hatırlamıyorum ama birbirlerine küstüler. Değil konuşmak, yüz yüze dahi gelmemek için her önlemi aldılar. Annem benim yatağıma yerleşti, babam soğuk ve karanlık odada yalnız kaldı. Sıcacık sobalı odayı, anneannemin güven veren horlamasını terk edip koridordaki çekyatta uyumak da bana düştü. 

O kışın, o bitmez altı ayın bir yerinde üşümemeye ve karanlıktan korkmamaya karar verdim. Bu böyle süremezdi çünkü. Kolay olmadı doğrusu ama başardım. Hayat karşıma soğuk bir kış daha çıkaramadı. Karanlık koridorlar benden korktu o yıldan sonra. Biz böyle çözerdik sorunlarımızı. Üstüne üstüne yürüyerek. Kâvî çocuklar olduk belki bundan… Bilemiyorum. 

Evimiz işte böyle. Her kuytusunda bin bir hatıra. Güzel evimi hatırladığım her ayrıntısıyla anlattım, oda oda gezdirdim sana ama onu ne kadar özlediğimi anlatmaya kelimelerim yetmiyor. Herkesinki kadar muhteşem, herkesinki gibi olağanüstüydü evimiz. Çocuktuk çünkü ve zamanlar güzeldi. 

O güzel zamanları anlatmayı sürdüreceğim. Gelecek yazıları bekle.

Anneanneciğimle bahçemizde - 1973






1 yorum:

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...