Anlattığım, çocuk zaviyemden gördüklerim, yaşadıklarım. Bana
göre, benim gibi… Fakat sanmayasın ki çizdiğim resim özneldir, izafidir. Bizim
evde olan her şey aşağı yukarı bütün hanelerde geçerlidir. Zira memleketim
dediğim o yıllarda hemen herkesin hayatı birbirine benzer.
Herkes gibi yaşardık biz de. Varlık da yokluk da herkes
kadardı. Çocuk taifesi olarak kendimizi “özel”, “ayrıcalıklı” falan hissetmedik
hiç. Çocuktuk işte, o kadar. Kimsenin bir – iki fazlasına imrenmedik mesela,
kimsenin üç – beş – on eksiğinden kendimize pâye de devşirmedik. Yalnız
çocuklar değil, büyükler için de yargılamak, ayıplamak, burun kıvırmak, göz
dikmek ya da ne bileyim haset etmek yoktu. Duygu dünyamızda bu gibi
ötekileştirici hislere yer bulunmazdı.
Gümüşçü sokağın bu son evlerinde elbette hayatlar, politik
görüşler, kadın – erkek konumlanmaları birbirinden farklıydı. Hem de nasıl! Ama
mahalleli arasında kendini üstün gören, böbürlenen yahut aşağılık kompleksiyle kıskanıp
yüreğini kemiren yoktu. Vallahi de yoktu, billahi de yoktu. Şirinler ülkesi adeta!
Gül gibi geçinir giderdi herkes, sade ve sahici dünyacıklarında...
47 numaradakiler mesela, gerçekten çok farklıydı diğer
komşulardan. En çok çocuk o evden fırlardı sokağa. Evin annesi, ilk üç çocuğunu
öyle böyle, efendi meşrep çocuklar olarak yetiştirmiş ama sonuncu? Aman Allah
bir enerji oku! Kadın, 2-3 yaşlarındaki bu haylaz kızı kaçmasın diye belinden ve sırtından
halat geçirip ağaca bağlardı. Mahallede başka hiçbir evde böylesi bir annelik
tarzı göremezdin.
Bahçe duvarının ardından, evin sadık köpeği gibi ağaca
bağlanmış bu kızı görünce biraz korkar, çokça da üzülürdüm. Yine de belime
gelen duvardan atlayıp kızın iplerini çözmek aklımın ucundan geçmezdi. Kimse kimsenin
hayatına karışmazdı çünkü. O vakitler samimiyet, destursuz bağa girmek gibi ele
alınmazdı. Ne kadar garipsesen de başkalarının hayatı hakkında ahkam kesmek
yoktu, lügatlerde.
Komşular birbirinin evine ancak bir davet söz konusu
olduğunda girer, gitmeden önce eller – yüzler bir güzel yıkanır, saçlar
taranır, temiz ve düzgün kıyafetler giyilir, ev terlikleri çantaya
sokuşturulurdu. Öyle eşofmanla, saç baş dağınık sokağa çıkmak, komşuya hatta
bakkala gitmek deli divane addedilmeye yeterdi.
Neyse… Evin görmediğin kısımlarına götüreyim seni. Önceki
bölümde söz verdiğim gibi. Komşuları daha sonra tek tek tanıtacağım nasılsa.
Bak gör ne insanlar ne hikayeler dinleyeceksin.
Hazır müştemilat kapısının önünde, banyonun yanındayız o
halde tam karşıdaki büyük buzlu camlı kapıyı açabiliriz. İşte annemle babamın
yatak odası. Koyu renk ağır perdeleri aralasan da fark etmez. Evin kuzeye bakan
tek odası olan bu on – on ki metrekarelik bölmeyi şöyle şıkır şıkır bir
günışığı içinde göremezsin. Pencerelerden birinin önünde pembe formikadan 3
kapaklı gardırop duruyor zaten. Tepeye tırmanıp arkasındaki perdeleri açsan ne
fayda.
Kömürlüğe ve onun üzerindeki azman incir ağacına bakan
pencerenin kepenkleri de arka sokağa çok yakın olduğu gerekçesiyle daima kapalı
haldedir. Gerçi öyle hırsız uğursuz bir hadise duymadık, başımıza da gelmedi
çok şükür ama o patlama, huzur kaçırmaya yetti de arttı.
Bizim evin arka
tarafında bir imalathane var. Atölye gibi bir şey. İki katlı, derme çatma bir
bina. İhtilalden hemen önce (anneannem askeri darbeye ihtilal diyor) bir gece
orası bombalanmış. Gerçi biz duymadık, ailecek derin uyuruz ama bina orta
yerinden yukarı doğru çıkan koyu bir is rengiyle siyaha bürününce, konu
komşunun dediği doğruymuş, anladık. Sağ – sol çatışması mıymış neymiş.
Oradakiler solcuymuş da galiba, sağcılar gecenin bir körü ev yapımı bir bomba
atıvermişlermiş. Her ne ise. Duymadığımız bombalı saldırının ardında kalan
görüntüsü, tedbir almaya yetti. Annem yatak odasının tek ışık girecek
penceresini kapattı, kepenklerini sabitletti babama. Zaten geceden geceye
uyumaya giriyoruz, bütün gün işteyiz dedi. Haklı da.
Böylece anne baba arasında uyanma, kaşık kadar ellerin,
kepçe kadar suratınla şımarırken güneşin yüzüne vurması gibi, tadından yenmez
çocukluk anıları biriktirme ihtimalim de ortadan kalkmış oldu. Kahrolsun
faşizm, tam da bu yüzden.
Annemin makyaj masası da gardırop ile takım, pembe mi pembe.
Tıpkı karyola gibi. Karyola, o devirde yaylı metal bir somyanın etrafına
geçirilen ahşap çerçeveden ibaret. Üstünde de döşek. Çerçeve sökülüp
takılabiliyor. Yanlar düz, ayak ve baş uçları süslü, yüksek. Dört koca latadan
önce hangisini karşıdaki parçanın pirinçten ek yerine geçireceğini bilmek çok
mühim. Boya badana zamanı sökülen ve odadaki rutubetten yamulmuş bu parçaları
birleştirmek daima sinir harbine mal olur. Pirinç ekleme parçalarının
paslanması da cabası. Neyse, sonunda yatak kurulur ve yün döşek üzerine
serilir. Ben de bu karanlık odada pek ender yakaladığım yatağa uçma ve üstünde
zıplama sefasını, işte böyle birkaç yılda bir gelen boya badana zamanlarında
sürerim.
Annemlerin odası önceden ışıl ışılmış oysa. Fırsatını
buldukça içeri sızıp annemin rujundan, göz kaleminden falan sürermişim. Hiç
hatırlamıyorum. Fotoğraflar olmasa hadi canım der geçerim. O oda hatırımda hep
karanlık, çirkin pembesi mobilyalı ve gayet yasaklı. Toz pembe ile
dargınlığımız burada başlamış olabilir.
Koridorun öbür ucunda benim on beş metrekarelik dünyam var. Oturma
odamız mı demeli, yatak odamız mı… İkiz camlı kapıyla balkona açılan bu bölme
hayatımın geçtiği yer. Eternetli tarafa bakan somya benim yatağım. Geceleri
tabii. Yok gündüzse vakit, sırt yastıkları cam kenarına dizilmiş, etekli divan
örtüsü sünger döşeğin üstüne serilmiştir. Karşımızdaki odun sobasından yayılan
sıcaklık birer yanağımızı kızartırken anneannem, kollarıma geçirdiğim ip
çilesini yumağa çeviriyor olmalı. Her şey sahici ya o devirde, ip de gerçekten
pamuktan. Bir çile dantel ipi neredeyse bir kilo çekiyor. Çocuk kollarımın,
kibrit boynumun ağrımasına aldırmadan anneannemle çile çözüyor, hoşbeş
ediyoruz. Bayılıyorum onun Bulgaristan anılarını dinlemeye! Bir tür harikalar
diyarı anlatıyor sanki.
Kocasını, yani dedemi kaybettiğinden beri konuşamadığı
Bulgarcayı sıkıştırıyor aralara, tek tük kelimeler halinde anneannem. Ben daha
küçükken ikisi saatlerce bu dili konuşur, kulaklarımı büyülerlerdi. Arada geçen
insan ve yer isimlerinden, aile içi meseleleri konuştukları, dayımı ya da
babaannemi çekiştirdiklerini çakardım da gerisi sıfır. Kaç kere yalvardım, bana
da öğretin diye. Hiç oralı olmadılar. Kızları ile damatlarının taze kurulmuş
yuvasına sığınmak zorunda kalan bu iki güzel ve yaşlı insanın son mahremiyet
kalesiydi, Bulgarcaları. Paylaşmadılar tabii.
Sonra okula başladığım sene, şubat tatilinde dedem yetmiş
yaşındayken öldü. Bahçenin ana girişindeki mavi demir kapıyı, annem bu kara
kışta siyaha boyadı. Yürekten sevdiği, üstüne titrediği babasının yasını o
demir kapıya sıvadı adeta. Henüz otuz iki yaşındaydı annem ve aile sorumluluğu
altında ezilirken bir de yakışıklı koca çınarından yoksun kalmak, kim bilir ne
çok acıtmıştı canını. Dedemin eksikliğini daha çok sigara içerek ve daha sık
sinirlenerek gidermeye çalıştı senelerce.
![]() |
| Yakışıklı dedemin bizimle son seneleri - 1976 |
Ne diyorduk, soba! Evet. Anneannem, dedemin ölümüyle sobalı odamızın balkona
açılan camlı kapıları önüne yaptığı yatağı kaldırdı. Oysa yıllardır buradaydı
o yatak.
Dedem hastalanıp yatalak olmadan önce bir yaz, bu yatakta
öğle sıcağının geçmesini bekler ve turuncu kare desenli krem rengi perdelerin
dokusu arasına hayaller sokalarken ben, deprem oldu. Zaten her yaz tıkır tıkır
sallar bizi yer kabuğu. Minik, ürpertici, terliksiz bahçeye koşturucu
sarsıntılar. Her yaz ama. İstisnasız. Bu seferki biraz daha şiddetliydi. 90
derece açıyla duran ve yatağım dediğim somyayı, aramızda bir – bir buçuk metre
mesafe olmasına rağmen burnumun ucunda gördüm o gün. Deprem iki somyayı alıp
birbirine yapıştırdı ve ayırdı. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Daha beterini
yirmi yıl sonranın 17 Ağustos’unda tecrübe edene kadar bir daha deprem yüzü
görmedik.
Gelelim koridora…
Koridorumuz geniş. O kadar ki yüzünü banyoya, sırtını bizim
odaya döndüğün zaman sağda kalan duvara sırasıyla yeşil çekyat, buzdolabı ve en
sonunda heybetli çamaşır makinamız sığar. Duvarlar, beyaz üstüne yaldız çiçek
desenli. Zamanla beyazı griye çalsa da hala güzel. Yerleri anlatmıştım, cânım
paledyen taşlar.
Salon kapısı daima kapalı, zaten biliyorsun. Kışları soba
yanan tek oda olan odamızın kapısı da sıcak “kaçmasın” diye kapatılır. Bu
yüzden koridor ciddiyetle soğuktur ve ancak mutfak penceresinden sızan ışıkla
aydınlanır. Gece olunca o da yok. Tavanda elektrik ampulü de bulunmaz. Koridor
bu uzun, karanlık ve soğuk karakteriyle, büyük bir yılanın upuzun midesinde
hissi uyandırır insanda. 1979 kışını bu koridorda, çekyat üzerinde geçirdiğim
için gayet iyi biliyorum, hiç hoş bir his değildir.
Hepimiz gibi, hepimiz kadar dedim ya başta, işte ben de
devrin her çocuğu kadar zulüm çektim. Öyle özel, önemli, üzerinde durulacak bir
şey sayılmazdı eskiden. Şimdiki gibi evin patronu çocuk değildi. Çocuk, aile
zurnasının son deliğiydi. Hepimiz bir miktar itilip kakıldık bu genel kabul
nedeniyle.
Neyse, annemle babam o kışın başında sağlam bir münakaşa
etti. Konu neydi hatırlamıyorum ama birbirlerine küstüler. Değil konuşmak, yüz
yüze dahi gelmemek için her önlemi aldılar. Annem benim yatağıma yerleşti,
babam soğuk ve karanlık odada yalnız kaldı. Sıcacık sobalı odayı, anneannemin
güven veren horlamasını terk edip koridordaki çekyatta uyumak da bana düştü.
O
kışın, o bitmez altı ayın bir yerinde üşümemeye ve
karanlıktan korkmamaya karar verdim. Bu böyle süremezdi çünkü. Kolay olmadı
doğrusu ama başardım. Hayat karşıma soğuk bir kış daha çıkaramadı. Karanlık
koridorlar benden korktu o yıldan sonra. Biz böyle
çözerdik sorunlarımızı. Üstüne üstüne yürüyerek. Kâvî
çocuklar olduk belki bundan… Bilemiyorum.
Evimiz işte böyle. Her kuytusunda bin bir hatıra. Güzel
evimi hatırladığım her ayrıntısıyla anlattım, oda oda gezdirdim sana ama onu ne
kadar özlediğimi anlatmaya kelimelerim yetmiyor. Herkesinki kadar muhteşem,
herkesinki gibi olağanüstüydü evimiz. Çocuktuk çünkü ve zamanlar güzeldi.
O güzel zamanları anlatmayı sürdüreceğim. Gelecek yazıları
bekle.
![]() |
| Anneanneciğimle bahçemizde - 1973 |



nasıl da tutmuş kolunu sımsıkı anneanneciğin
YanıtlaSil