24 Ağustos 2020 Pazartesi

ÇIKMAZ SOKAĞIN SON EVİ



O evde insanı her sabah neşeli ve meraklı uyanmaya teşvik eden bir şeyler vardı. Madeni, yaylı somyanın üstüne serilmiş ve yatılmaktan yüzeyi engebelenmiş, ortopedik ayakkabı tabanı gibi sahibinin kalıbına dönüşmüş ve daima eski kokan sünger yataktan ayaklarımı marley zemine bastığım her uyanışta, neşeli ve meraklı olurdum.

Eğer kahverengi, türlü yeşiller ve taba tonlarıyla, kabartmalı şekilde dokunmuş çekyat kumaşının izi yanağımda uyandımsa, ayaklarım üşüyecek demekti. Zira çekyat koridordaydı ve zemin, desenli taş karolarla kaplıydı. Marleyin o insan teni replikası ılıklığından eser olmazdı koridorun zemininde. Biri kaburgalarımın yanından parmak ucuyla dürtmüş de aniden gıdıklanmışım gibi irkilerek atardım ilk adımlarımı. Koridorun sonundaki tuvalete topuklarıma basarak pıtı pıtı koştuğumu hatırlıyorum. Böyle basınca ördeğe benzeyen koca ayaklarımdan yukarı yayılan ürperme hissine aldırmamaya çabalardım, çünkü banyonun zemini de koridor gibi paledyendi ve her nedense daha bir soğuk olurdu o kararmış, deseni muğlaklaşmış taşlar.

Son yıllarda kafelerin restoranların zeminine o paledyen taş karoların benzerlerini döşüyorlar. Retro desen diyorlar adına da. İlk gördüğümde şaşkına döndüm. Sanki bir el ensemden tuttuğu gibi otuz yıl geriye fırlattı beni. Dikkatli bakınca yeni versiyonların o kallavi, soğuk ve yiğit taşların esamesi bile olmadığını fark ettim. Aynısının naylonu gibi. Görüntü benzer ama ya his? Basınca zın zın etmeli oysa. Nerde bunlarda o kavilik. Artık denk geldiğim yerde bir küfür sallıyorum içimden, “hadi lan oradan sen kimsin benim taşlarıma özenecek” mealinde ama daha leş kelimelerle. Öyle bir kızmak. Neyse…


Adres yaza yaza adını ezberlediğim Gümüşçü sokak, doğu – batı ekseninde minibüs yoluna paralel ve ondan şöyle iki yüz metre kuzeyde yer alacak şekilde boylu boyunca uzanır. Mektep caddesine varıp da sonlanana kadar çıkılan iki eşek osurtan yokuşu ile insanın bir tırmandı mı bir daha unutmayacağı bir ara sokak. Toprak zemine yıllarca basılarak yerleşmiş iri kıyım taşlarla kaplı sokağımız. Mahallenin veletleri olarak bahçe duvarından atlarken düşüp kafa göz yarma tecrübesine sahip olmamızı o taşlara borçluyuz. Kışın çamurun kıvamı, yazın tozun rüzgarla dansı üzerine ihtisas yapılabilecek bu sokak, sağlı sollu bahçeli evlere omurgalık eder. 51 tane bahçeli ev. Yan yana ve karşı karşıya dizilmiş.

Hepsinin turuncu kiremitleri, kocaman balkonları, soba mevsimi gelince ığıl ığıl tüten bacaları… Bu evlerden ve onları, homojen bir varoluşun unsuru haline getiren sokağımızdan ibaret dünyamız.
Yaz akşamları çatal bıçak sesleri, müziği olurdu Gümüşçü sokağın. Hemen hepsi, turuncu boru çiçekleri, sarmaşık güller veya asmalarla mahremiyet giyinmiş balkonlarda, gayet mütevazı sofralar kurulur, çoluk çocuk tüm aileler akşam yemeğini yerdi. Hiçbir balkonda birbirinin aynısı dört sandalye bulamazdın. Her şeyimiz idareli, her eşyamız imkân olduğu kadardı. Herkes kendi balkonunda olmasına ve en yakın balkonun şöyle böyle kırk elli metre ötede bulunmasına aldırmadan kısık sesle konuşurdu. Bu kimi zaman aile meseleleri konu komşudan duyulmasın tedbirliliği, kimi zaman da aman etrafı rahatsız etmeyelim neme lazım, hastası, kederi olan vardır efendiliği idi. Kahkahalarımı karnımın içine doğru patlatmayı, sessizce ama gözümden yaş gelinceye kadar kıkırdayıp gülmeyi o balkonda öğrendim. Efendi gibi yaşamayı, efendice var olmayı da.

Gümüşçü sokak, 51 numara. Evimiz. Mektep caddesinden doğup bizim evin orada denize dökülen bir dereye benzeyen Gümüşçü sokağın son evi. Bizden sonrası bostan çünkü. Bostan ayrı hikâye, oraya sonra geliriz.

Bahçemizin girişini oluşturan kocaman, ark biçimli ve arkın üstü azman sarmaşıklarla kaplı demir mi demir kapımızın üzerinde, maviye beyaz rakamlarla, insanı sinir edecek kadar okunaklı bir 51 tabelası asılıydı. İki kulağından beceriksizce delinmiş tabela 51, demir kapımıza paslı tellerle lalettayin tutturulmuştu.

Demir kapı eskiden mavi boyalıydı. Her nedense sonra siyaha çevirdi bizimkiler. Dört eşit kanattan oluşan kapının orta iki kanadı dışarı doğru açılırdı. İnsan girecekse tek kanat, üstündeki mandal kaldırılıp kapıya vııyyykkk ettirilerek ama araba girecekse her iki kanat, yere saplanan çivisi çekilip, sokağın taşlarına her takıldığında kol kuvvetiyle yukarı kaldırılmak ve epey bir ter dökülmek suretiyle açılırdı. Bereket bahçede yaşamayı seven tanıdığım tek araba yazdan yaza gelen dedemlerinkiydi. Bu meşakkatli kapı açma hadisesi, bu sayede senede ancak iki üç kere yaşanırdı. Dedem beyaz steyşın Opel’ini, dizel motordan gelen gargargar sesleriyle bahçenin evden bakınca sol yarısına park eder, üstünü yeşil kalın branda beziyle örterdi.

Tüm bu ah geldiler koş, kapıyı açmak lazım, aman elin sıkışmasın, ayağına düşürme kızım kapıyı, babacığım anneciğim hoş geldiniz hengamesinde başrolü kapmak için yapmayacağım hergelelik yoktur. Ta o zamandan beri bayılırım leb demeden leblebiyi getirmeye. Babaanneme çabucak sarılmak, dedemin o kendine has, tebessüm mü ediyor acı mı çekiyor belli olmayan gülüşüyle gerilen yanağına zıplayıp yapışmak için koştururum. Coşkulu çocuk aksiyonlarının sebebi belli. Babaannem gelmişse hayatıma deniz gelmiş, plaj gelmiş demektir çünkü. Dedem gelmişse tekneyle balığa çıkılacak, bahçeye çiçekler ağaçlar dikilecek. Benden mutlusu olmaz o zamanlar.

Yazın ilanı önemli. Yaz gelince keyfim de yerine gelir. Kışın kalbi sobadır çünkü. İnsanın yüzünü pişiren, sırtını üşüten odun sobası. Hiç sevmem o kahverengi tipsiz sobayı. Sebepsiz değil elbet. Kış, sobayla – odunla, buz gibi akan musluklar, yetmeyen maaşlarla dört kişinin karnını doyurmak ile didinen, canımın içi anneannemin yorgun yüzü, ağrılı romatizması ve bunlara aldırmadan aydınlanan güzelim tebessümüydü.  Yazın derdi azalır, dinlenirdi anneannem. Bilekleri de dizleri de o kadar ağrımazdı. Yazı en çok bu yüzden severdim. Deniz, bahçe işin kreması… Anneannemle de tanıştıracağım seni, babaannem ve dedemle de. Dur şimdi, önce evi göstermem lazım. Dünyada o evden daha çok hiçbir şeyi, hiç kimseyi özlemiyorum.

Çıkmaz sokağın son evi, evim. İki katlı. Her katının cephesi boydan boya balkon. Balkon duvarları kiremit rengine boyalı. Tam ortada birer sütun var, balkonları birbirinin üstünde sağlamca tutan. Onlar bej rengi fasarit. Pütür pütür yüzeyleri. Böyle yüzeylerle samimi olmamak gerektiğini yanaklarım çizik içinde kalarak öğrendim. Neden yüzümü kolona sürttüğümü sormayacak kadar nazik birisin, biliyorum.

Evimizin önü kocaman bahçe. Üç eşit dilimden oluşan dikdörtgen bir pastaya benzer. Hayatımın en lezzetli pastası… Bahçenin ortası beton. Öyle özenli bir şey değil ama. Kaba toprağın üstüne gelişigüzel dökülmüş, açık gri bir beton. Harcına deniz kumu katıldığından olsa gerek, yere yüzükoyun yatıp yakından baktığında içindeki pırıltıları seçebilirsin. Binlerce yıl önce ölmüş deniz canlılarının un-ufak olmuş, pulları kabukları gelmiş benim bahçemin betonuna karışmış, güneş vurdu mu şıkır şıkır parlıyor iyi mi. Ne şanslıyım!

Beton dilimi, uzunlamasına ve enlemesine iki çizgi halindeki çatlaklar bölüyor. Çatlakların arasından hindibalar, otlar her bahar kafa çıkarır. Bazı seneler bahar bol yağmurlu geçer ve parmak kalınlığında bir kurdele gibi bahçenin beton ortasını dörde bölen yeşilliğin içinde minicik salyangozlar bile olur. Sümüklü böcek miydi? Neyse…

Bahçenin sağ ve sol dilimleri tabiat. Ama nasıl vahşi, nasıl kendiliğinden… Dedem gelip her sene beton ortanın kenarı boyunca glayöller, sümbüller, fulyalar dikmese, toprakla beton dilimler birbirine karışacak sanki. Betonun bittiği hat üzerinde, şöyle dört parmak yüksekliğinde taş tretuvar bulunur. Toprak, çamur olup beton kısma akmasın diye, set yani. İşte tam o setin dibine, güllerin arasına ekeriz çiçekleri, her sene. Yaz başlarken birincil mesaimiz budur. Bahçeyi renkli entarileriyle giydirmek. Boz toprağın, koyu kahve ağaç gövdelerinin siluetine inat, rengarenk çiçeklerimiz.

Balkondan bakınca soldaki tabiat diliminin eve en uzak ucunda mürdüm ağacı var. Kuyu motorunun yanıbaşında. Bir sene öyle çok meyve verdi ki zavallım, ortadan ikiye ayrıldı. Bostancı Hüsmen amca mürdümün dibinde namaz kılıyordu. Öğle vakti sanırım. Cayır cayır sıcak. Üç ev ötede öksürenin sesi duyuluyor. Öyle bir sakin ortalık.

Ta balkondan Hüsmen amcanın mırıl mırıl dualarını duyuyorum. O zamanlar sadece onun bildiği gizli bir dil olduğunu sanıyorum söylediklerinin. Anlamak için kulak kabartıyorum ama nafile. Anneanneme ne dediğini, hangi dilde kendi kendine konuştuğunu sorduğumda hep aynı cevap: Vakti saati geldiğinde hepsini öğreteceğim kızanım ben sana. Daha ufaksın. Büyüyünce sen de okursun duaları güzel güzel. Anneannem bazen sandalyesini tuhaf bir tarafa çevirip, elinde boncuklu kolyesiyle sessiz ve gözleri kapalı oturuyor. Usulca öne arkaya sallandığını görüyor ve böyle oturuşlarda onu asla rahatsız etmemem gerektiğini hissediyorum. İbadet hakkındaki bilgim bununla sınırlı o yaşlarda.

Neyse, Hüsmen amca mırıltılı hareketlerini yaparken birden çatırrrrr diye bir ses çatladı. Anneannemle irkildik, hemen heyecan ve endişeyle ayaklanıp bahçeyi gözlemeye başladık. Önce anneannem gördü tabii çünkü benden çok uzundu. Anneannem herkesten biraz uzundu sanki, sonra anlatırım. Görür görmez feryadı bastı: Hüsmen Agaaaa!

Koşarak mürdüm ağacının yanına gittik. Korkmuştum. Ağacın gövdesi, dallardan fışkıran yüzlerce meyvenin ağırlığına dayanamamış, ortadan ikiye ayrılmış. Yarısı yerde. Hüsmen amcanın namaz kıldığı yerin bir milim yanına yıkılmış. Üstüne düşse büyük sıkıntı. En azından yaralanacak ciddi şekilde.

Adamcağızın yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti. Bir tek yüksek perdeden ve ikinci A’yı uzatarak “allahüekber” dediğini hatırlıyorum. Bir yarım saat bu kelimeyi tekrarladı. Anneannem “koş kızanım, su getir” dedi. Komşulardan kolonya getirdi birileri. Demek duymuşlar. Adamcağız yavaş yavaş sakinleşirken kadınlar durmadan “Allah korumuş” diyorlardı ve olayı, tanık olmayan birine anlatır gibi “nasıl kırılmış bu böyle” diye ballandıra ballandıra tekrarlıyorlardı. Her şey bitip anneannem kahvesini koyunca “kim korumuş?” diye sordum. Anlattı biraz. Allah’mış. Öylece tanıştık Allah’la. Hüsmen amcayı çok severdim. Onu koruduğu için Allah’ı da çok sevdim. Şimdilik…

Buraya kadar anlattıklarım bahçenin evden bakınca soldaki diliminin bir ucu sadece. Üstten ekme çimensiz, peysajsız ama dünyanın en güzel bahçesi. Benim bir dönümlük cennetim. Her sabah neşeli ve meraklı uyanmak için bu kadarı bile yeter oysa, değil mi? Ama dur hele, daha neler neler anlatacağım sana.

Dedemin Opel'i ve sarmaşıkları henüz sarınmamış demir kapı ile yeni mezun babam
Ben daha plan bile değilim. / 1960'lar



Bendeniz, balkon cini / 1973/4 olmalı


Ve işte betondan orta dilim / 1977 olmalı




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EFENDİLİK ÇAĞINA ÖVGÜ

  Neredeyse yüz sayfadır sana ait olduğum zamanı, onun öyküsünü, kahramanlarını anlattım durdum. Sıkılmadın umarım. Bugünden farklı, bugünde...